Ahmet Balad
Notos,Varlık,Mesele Dergi, Bugünden Edebiyat, Patika Edebiyat, Bakırköy Life, Popüler psikiyatri dergilerinde, Demokrat Kocaeli gazetesi, Aydınlık Kitap eki, Cumhuriyet gazetesi röportajı, Açık Gazete ve İMC tv de, Radikal kitap, Birgün Kitap, Agos gazetesinde, Radikal Kitap , Dünyanın Öyküsü, Taş ve Şiir antolojisi...
Bazıları...
Artı TV videolar
Hayat tv Latife Tekin
Mesele Dergi, Mahmut Şenol Acuka romanı incelemesi...
https://www.facebook.com/ayrintiyayinevi/photos/a.598320886886601.1073741828.231200173598676/1072000439518641/?type=3
January-June 2018 Volume: 8, No: 1, pp. 64 – 75 ISSN: 2046-4436 e-ISSN: 2046-4444 tplondon.com/bordercrossing
Copyright @ 2018 BORDER CROSSING © Transnational Press London
|
Submitted: 16 January 2018; Accepted: 29 March 2018 The Psychiatrist as Novelist in Contemporary Turkish Literature: Pushing the Boundaries of the Real |
http://tplondon.com/journal/index.php/bc/article/viewFile/1094/673 Burcu Alkan ± January-June 2018 Volume: 8, No: 1, pp. 64 – 75 ISSN: 2046-4436 e-ISSN: 2046-4444 tplondon.com/bordercrossing Copyright @ 2018 BORDER CROSSING © Transnational Press London
|
Aydınlık Gazetesi Kitap eki;
Bazen acı,
tatsızdan tatlı
MURAT HATUNOĞLU
murathatunoglu@yahoo.com
http://www.aydinlikgazete.com/images/dosyalarim/kitapeki/2012/sayi22.pdf
Bazı meslekler vardır, insanın üstüne sımsıkı
yapışır. Kişiye adeta sadece mesleğinden
ibaretmiş gibi davrandırır. Kaptanlık
böyledir mesela. Ya da askerlik. Asker denince
akla hemen disiplin gelir, kişinin asker
olduğu bilinirse, insanın gözünde tıraşı,
disiplinli, sesinin tokluğu iyice belirir.
Gerçi son zamanlarda asker denilince, subay
denilince, hatta general denilince
bambaşka şeyler geliyor maalesef akla,
ama...
Hekimlik, insanın üstüne yapışan ve insan
üstü gibi davranılan mesleklerin başında
gelir. Hekimin ismi mutlaka doktor
unvanıyla söylenir. Bu durum sanki tıp fakültesinde
öğretilmiş gibidir, kötü el yazısı
gibi.
O kadar ki, bir gün Ankara’da tıp fakültesinde
okuyan bir arkadaşım, İstanbul’da
şöyle yol sormaya kalkmış: “Pardon,
ben Ankara Tıp Fakültesi’nde okuyorum
da, falanca yere nasıl gidebilirim?”
Ama çok da garipsememek lazım doktorlardaki
bu durumu, zira bizim insanımız
sever, hatırlatmayı doktora doktor olduğunu.
Anadolu’da bir yerde bir doktor gördü
mü birisi, ona hemen dertlerini sıralayıverir,
şuram ağrıyor, buram ağrıyor ne yapayım
doktorum, diye. Sadece Anadolu insanının
huyu değildir bu, hemen her çevrede
mevcuttur bu durum. Mesela, şarkı
söylüyorsa bir doktor, herkes bilir, ona göre
dinler; örnek: Ferhat Göçer. Ya da yazarsa
doktor Çehov gibi, ayrıca dikkat çeker.
Bir de bunun bir üst seviyesi var, psikiyatrist
doktorun değişik işler yapması. Arkadaşlığı
bile bir ilginçtir psikiyatristin. Kaldı
ki psikiyatristin yazar olduğunu düşünün
bir. Karakter ruhlarının çözümlemeleri,
davranış ve düşüncelerdeki sebep sonuç
ilişkilerinin örülüşleri ve bunların önümüze
ince ince işlenmiş bir dantel gibi serilişleri
nasıl olur, kim bilir?
Ahmet Coşkun’un “Fransız Balkonu”
nu okuyan bilir. Bunu da bize Ayrıntı
Yayınları bildirir. Psikiyatrist yazar (evet,
şimdi ben de mesleğini adamcağızın önüne
alır gibi oldum), “Fransız Balkonu” kitabında
bunu yapıyor, ruhu açıyor, ona bazen
tepeden, bazen eşitinden, bazense
zeminden bakıyor; zeminde hareketsiz, tam
anlamıyla hareketsiz duran bir sandalyeden
konuşarak. Böyle yaparken de kendi
işini zorlaştırıyor; zira bu sözleri, yapabildiği
tek hareketi gözünü oynatmak, hissedebildiği
tek duygu acı olan bir kişinin,
bir felçlinin zihninden çekiyor.
Tamamen felçli bir insan... Geçmişiyle
kavgalı, hem kendi geçmişiyle hem babasının.
Tek yapabildiği hareket gözünü oynatmak
olan bir insan ne yapar, bütün enerjisini
neye harcar? Evet, düşünmeye. Öyle
de yapıyor karakter, düşünüyor, düşündükçe
düşler kuruyor, gerçekliği puslandırıp
hayata bazen yarı kurgudan bakıyor.
Bazense kurmuyor, gerçeği ve gerçeğin acısını
duyuyor. Bu acıyı zihninin duvarlarına
vuruyor. O duvarları kırana, kırık duvara
açtığı Fransız balkonundan uçana
dek...
Yazar, karakterin her bir anının türevini
alıyor, ona teğetler çekiyor. Psikiyatristlikten
gelen meslek mekanikliğini okura
yansıtmıyor; o kadar ki, teğetlerle çizili anlatımda
her düşünce kendi doğrusunu çiziyor,
okuru o doğruda yürütüyor, hatta
koşturuyor. Bu kelimenin tam anlamıyla
“durağan” yaşamı daha hızlı okumak istiyor
insan, daha da hızlı. Ve kitabın sonunda
bambaşka bir açıdan bakıyor o durağan yaşama,
durağan yaşamın durduğu balkona...
***
Kitapla ilgili bir önerim var; kitabın
arka kapağını kitabı bitirmeden okumayın.
Zira arka kapak yazısı kitabın tadını
kaçırabilecek kadar çok bilgi içeriyor.
Okursanız, skorunu bildiğiniz bir maçı izliyormuş
gibi bir hisse kapılabilirsiniz. Kitaba
dair tek sonuç söyleyelim; gayet ilgi
çekici ve güzel olduğu. Sonucunu bildiğiniz
hâlde heyecanını ve hissiyatını duyarak
okumak size kalsın. Kadıköy derbisi
izler gibi.
KİTAPTAN;
“Gerçi korkarak yaşamış olsam da acı
çekmek tadabildiğim tek duygu. Acı çekmekten
tamamen kurtulmayı bu yüzden
isteyemem. Bir tarafım sürekli bir şekilde
korkmayı isteyip durmalı. Bunu da biliyorum.
Ama tamamen acı çekerek ya da
korkarak yaşanamaz. Bu yüzden bu acının
ilacı gözlerim. Bakabilir durumda kalamam.
Gözlerimin açık, görebilir olması...
Gözkapaklarımın arasından ışığın
içeriye, içimdeki loşluğa bir kırlangıç
gibi süzülmesi, orasını aydınlatması gerekir.
Korkumu ve içimdeki acının zehrini
oradan temizlemesi için...”
|
Cumhuriyet gazetesi röportaj:
Fransız balkonda tanıdık fantezi: Babayı öldürmek
twitter.com/GayeKayaEroglu Cumhuriyet Gazetesi
Yayınlanma tarihi: 24 Temmuz 2012 Salı
Bir yatalak hasta, her şeyi gören, duyan isteyen ama hareket edemeyen... Düşlerinde yaşayan bir adam ve en büyük fantezisi; 'Babayı öldürmek'...
Psikiyatrist Dr. Ahmet Coşkun'un Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı 'Fransız Balkon'da bizi bir yatalak hastanın düşlerine dahil ediyor. Romanın ana karakteri bir ALS hastası. Bedensel işlevlerini yerine getiremese de beyni normal insanlar gibi çalışıyor. Hatta öylesine derin hayaller kuruyor ki tarihin en eski fantezisine götürüyor bizi; Babayı öldürmek.
Ahmet Coşkun, roman kahramanını Staphen Hawking'le ilişkilendirmiş. Hawking'in hastalığına rağmen hayatın çok içinde olup yeni keşifler yapmasını irdeleyen Coşkun, O'nun bilinçdışı arzusunu ortaya çıkarmış. Yazar, Hawkin'i belki de kariyerindeki bu noktaya getiren arzunun Babayı öldürme fantezisinde gizli olduğunu söylüyor.
Coşkun'la; hasta ve hasta yakını, engellilik kavramı ve Hawking'e kadar birçok konu üzerinden konuştuk:
- Ahmet Bey, bu romanı yazma fikri nasıl oluştu?
Sanırım asıl sebep her zaman olduğu gibi “insan”ı merak etmemdi. Ayrıca mesleki pratiğimde birçok nedenli engelli hastalarla iç içe oldum. Bu süreçte doğal olarak bu tür yatalak yakınlarıyla da karşı karşıya geliyoruz. Bu romanda yatalak ve bakımını sürdürenler arasındaki ilişkiyi incelemem bu sorunun cevabını bulmamı kolaylaştırır diye düşündüm. Yakınları başlarına gelen bu duruma çok üzülüyorlar ve ilk başta genellikle çok büyük laflar ediliyor. “Her şekilde hastama bakarım” diyorlar, ama çoğu zaman görüyoruz ki 5-6 ay sonra bize geldiklerinde her iki taraf ta çok öfkeli insanlar haline gelmiş oluyorlar. Bu ilişki durumu hep ilgimi çekti. Benzer olarak anne bebek ilişkisi de. Çünkü deneyimlerini hatırlamıyoruz, ama bebeklik süreci aslında hepimizin içinden geçtiği bir yatalaklık durumu.
- Bu gibi durumlarda, hastanın yaşamı olumsuz yönde etkilendiği gibi hasta yakınının psikolojisi de oldukça bozuluyor değil mi?
Tabii... Hasta yakını için iş 'Allah belasını versin, yaşadığım hayat benim kaderim mi?'ye kadar geliyor zaman zaman. Başta ‘ben ona ne olursa olsun bakarım’ diyen kişi de yatalak olan kişi de sonradan birbirine son derece öfkeli hale geliyor. Ve bu süreç aralarındaki şiddeti de kolaylaştırıyor.
- Roman karakteri hırçın. Bedenini kullanamıyor ama kullandığı tek organı beyniyle aslında hiç de iyi niyetli olmayan bir insan var karşımızda.
Sadece gözleriyle hayata temas ediyor. Evet öfkeli. Başına gelmiş olanlardan babasını sorumlu tutuyor. Annesinin ölümünün nedenini babasının eve geç gelmesiyle ilişkilendiriyor. Babası için ‘benimle hiç ilgilenmiyor, konuşmuyor, benim farkımda değil’ diyor. Bir taraftan da rekabet etmek istiyor babasıyla. Örneğin; babasının sevgilisi için benim de kadınım olsun, bana aşık olsun diye de arzuları var, belki hepimizdeki gizli arzular gibi…
- Roman karakterlerine neden isim vermediniz?
Romanda temel isimler var aslında: Baba. O bir isim aslında, tüm babaları ilgilendirsin diye öyle kurguladım. Bir de 'eve gelen kadın' var, ona bir kişisel isim verince 'kadın' olgusu hafifleyecekti. Aslında şunu istedim; 'hangimiz eve gelen kadın oluyoruz?' Bazı rollerimiz 'eve gelen kadın' rolleri ama isim kullanıldığında o rolün kavranılmasını zorlaştırıyor.
- İsimsiz kahramanlarla amacınız okura empati kurdurmak mıydı?
Tam öyle sayılmaz. Hekim-hasta ilişkisinin dışında öyküdeki yaşanan yatalaklık durumu hepimizin başına gelebilme ihtimali var zaten. Ben buraya dikkat çekmek istedim. Hepimiz o ya da bu tıbbi nedenden ötürü yatalak kalabiliriz, bir yatalağın bakımını sürdürmek zorunda kalabiliriz.
-Bir yatalağın gözünden dünyaya bakınca, fark ettim ki bizim onların gözlerindeki anlamı göremeyişimiz de aslında başka bir engellilik durumu. Engelsizlerin engeli nedir?
Yatalaklık durumu sadece fiziki yetersizlikle ilgili bir şey değil aslında. Aslında o ilişkide neler yaşanıyor da biz o süreçte yatalaklık durumunu gözden kaçırıyoruz, göz ardı ediyoruz. Ya da temel olarak insan nasıl bir özelliğe sahip ki aslında her zaman üzerinde taşıdığı bir tür yatalaklık durumunu görmek istemiyor. Bu durum kabaca bir tür kör olma durumu. Ben şöyle varsayıyorum, bir yatalakla karşılaştığımızda sıklıkla onu görmezden gelmek istiyoruz. O görüntünün yükü ağır geliyor doğal olarak. Fakat kaçırdığımız bir şey var hiçbir şey yapmadan televizyon seyretmek de bir yatalaklık durumu. Bizim kendimizde taşıdığımız yatalaklık biçimleri var. Ben ne kadar yatalağım?' sorusunu kendimize sormamız lazım, insan’ı, kendimizi tanımak için.
- Kitabın bir başka ayağı da en eski bilinçdışı arzuya dayanıyor: Babayı öldürme fantezisi.
Babayı öldürme fantezisi bir yatalakta bile etkisini sürdürüyor. Suçladığı, kızdığı ve kıskandığı babasını fiziksel olarak yapamasa da kurduğu düşte bu bilinçdışı isteğini gerçekleştiriyor ve babasını öldürüyor. Zaten babayı öldürme durumunun sahici gerçekliği çoğunlukla bir düş, bir fantezi durumudur. Hatta bu duygunun fantezi olarak varlığı bana göre sağlıklılığa işaret eder.
-ALS deyince akla ilk gelen isim Stephen Hawking. Roman karakteriyle Hawking’in arasında bir bağlantı var mı?
Hawking diğer yatalaklardan farklı, yani hayatın çok içinde, bilindiği üzere ilgi çekici bir yaşamı var. Bir yatalağın içine düşmesi beklenen depresyonun dışına çıkmayı başarmış, keşifler yapan bir bilim adamı durumunda. Beni etkileyen yönü buydu, hiçbir tarafını hareket ettiremeyen Hawking, hala hayata istekle tutunuyorsa bunun bir nedeni olmalıydı. Peki, Hawking'e bunu yaptıran ne? Ben bu sorunun cevabını hepimizde var olan rekabet duygusuyla anlamaya çalıştım. Yaptığı keşiflerle babasını alt ediyor, hemcinsleriyle yarışıyor.
Aslında Hawking'i de “babayı öldürme fantesizi” şimdiki kariyerine getirmiş olmalı diye düşünüyorum. Belki sosyal desteği ya da maddi şartları Hawking'in bir şansı, ama biz bilmiyoruz ki belki her bir sıradan yatalak keşiflerini yapmış durumda. Biz fark etmiyoruz, göremiyoruz. Bu romandaki kahramanını da “karanlığı” incelemeye götüren sürecini bir keşif olarak kabul ediyorum. İçindeki hüzünü araştırıyor, ama dikkat edecek olursak bu duygu asla bir depresyon değil, aksine sanatsal ve çok umut dolu. Ruh işçiliğini devam ettirecek düzeyde istekli ve enerjik.
Agos gazetesi kitap eki;
Tek bir sarılma bile boşluğu dolduracaksa
AYSEL SAĞIR
Bir kitap okurken aynı anda başka yerlerde de gezinerek, başka kitaplar da okuduğunuz oldu mu? Ya da bilinçaltınızın okuma esnasında her şeyi bastırarak, sizi kendinizle yüzleştirdiği… Sevginin, aşkın, yakınlığın kişinin yoksunluklarına göre biçimlendiğini ya da. İşte ‘Acuka’ böylesine engin bir alan açıyor okuyucusuna. Ahmet Coşkun, düşlerle somut gerçekliğin, toplumla bireyin birbirlerine değdiği yerlerde buluşturuyor ‘Acuka’yı.
Düşlerin gündelik hayattaki izdüşümleri
Okuyucunun —bir önceki yapıtları— ‘İspinoz ve Fransız Balkon’la tanıdığı Coşkun, ‘Acuka’da da diğer eserlerindeki izleği takip ediyor. Hatta ‘Acuka’yı, ‘Fransız Balkon’un devamı niteliğinde de okumak mümkün. Coşkun’un eserlerinin karakteristiği ise, ben anlatıcısında biçimleniyor. Metinlerinde, okuyucunun karşısına, alabildiğine samimi ve yakın, alabildiğine eksikliklerine, varoluşsal durumlarına yoğunlaşmış bir karakteri çıkaran yazar, aynı zamanda metninin tüm olay örgüsünü de söz konusu karakterin iç dünyası üzerinden kuruyor. Ancak, düşlerin, iç konuşmaların izdüşümü gündelik hayata düşüyor. Somut durumları tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkarmıyor Coşkun. Yaşanmışlıkları karakterinin iç dünyasından geçirerek aktarıyor. Her şey olup bittikten sonra olayların sivri yanlarının bireyi nasıl hırpaladığı ortaya çıkıyor.
“Kambur, çelimsiz ve sırtı eğri bir cüce” olan karakterin dünyasını, yine onun anlatımlarıyla izlerken, kapıldığımız his ise sadece bir ayrıntı. Güç ve onun uzantısı şeylerin baskın olduğu günümüzde, bedensel sorunları olan bir kişinin daha başından kaybettiğini söylemiyor yazar elbette. Ama mevcut, egemen değerlerin çizdiği tipoloji karşısına, onun tam zıddı bir görüntü çıkararak, var olanla çok güçlü bir karşıtlık kuruyor.
Yenilgi, yalnızlık, bedensel farklılık, öteki gibi daha da eklenebilecek durumları bünyesinde barındıran bir karakterin yaşamla ilişkisi söz konusu olunca, algı konusunu da bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor. Böylelikle, dışlanmasına neden olan durumları yansıtma işlevi gören kahramanın aşık olmasıyla çıkmaz(lar)ı daha keskin bir hal alıyor. Yenilgi, tam olamama, belirsizlik, yarım kalmışlık, tek başınalık… metin biraz da buralardan yapılanarak, bireyin başat meselelerine odaklanıyor. Onun anlatımlarıyla, hep incindiğine, örselendiğine, engellendiğine tanık olduğumuz kahraman, komşusu Madam’a aşık olduğunda, bir imkansızlık(lar) döngüsünün de içine giriyor. Dolayısıyla, olaylar da bu döngü içinde biçimleniyor.
Gereğinden fazla hızlı yaşayınca…
“Sokağın ortasında yürümeyi seviyorum, kaldırımda değil. Ne de olsa çıkmaz sokağa araba giriş çıkışı çok nadir. Kaldırımlar birileriyle dolu oluyor genellikle. Üstelik bir tarafına da arabalar park etmiş vaziyette. İnsanların rahatsız etmeyeceğinden emin olsam onların yarattığı kuytuluktan hoşlanabilirim (...). Bir de sokağın ortasında yürüyor olmam insanları, yoldan geçen arabaları ürkütüyor. Oradaki halim onların bana kolayca bulaşmalarını engelliyor. Belki de gereğinden fazla hızlı yaşama davranışlarını kendilerine sorgulatıyor olabilir. Toplumsal yaşama müdahale ediyorum. Orada yürürken kim bilir nasıl şiddetli bir deli haline geldim?...”
Yaşamın mutlu, iyi yanlarıyla buluşmada bir engellenmeler silsilesi alıp başına giderken, söz konusu olumsuzluklar ise adeta bedene yansıyor. Aslında metindeki başat karakterin ‘kambur, çelimsiz, eğri, kısa’ bedenini bir metafor olarak da görebiliriz. Aynı metaforun bizim ve yaşadığımız kentin de bir gerçeği olmadığını kim söyleyebilir
| Radikal Kitap eki; |
Hiçbir şey aynı kalmıyor
http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=1039780ERDAL DOĞAN
Radikal Kitap / 11/02/2011
Ahmet Coşkun 'İspinoz'da okuru, bir bebeğin ruhsal dünyasına doğru yolculuğa çıkarıyor... Çevresinde tanımaya başladığı 'ilk'leri, nesnelerle, mekânla kurduğu ilişkiyi anlatıyor
Sigmund Freud’un ardından psikanaliz tarihinin en etkin kuramcılarından biri kabul edilen, ‘nesne ilişkileri’ okulunun kurucularından Melanie Kleine’ın ‘Çocukken Başlar İsyan’ kitabındaki en önemli tezi, esere verdiği adla başlar. Kleine isyanın başlangıcını ‘çocukluk’la belirlerken, acaba travmayı da bu isyanın nedeni olarak tartışabilir miyiz? Bebeklikte mi başlar travma? Hayatı keşfe dair atılan ilk adım bir travma mıdır? Her tanışma, her bakma ve her ilk görülme? Yakalama ve yakalanma... Bebeği çocuğa, çocuğu da isyana mı sürükler? Ahmet Coşkun ilk romanı ‘İspinoz’da okuru, dokuz aylık bir bebeğin ruhsallığına yolculuğa çıkarıyor… Kendinde ve çevresinde tanımaya başladığı ilk’leri, nesnelerle, mekânla ve erişkinlerle kurduğu ilişkiyi eril bir pencereden, bir fotoğrafın anımsattıkları bağlamında yansıtıyor.
Hayat hep geleceğe kurulu
Kitap, İspinoz’un dönüşümleriyle ilerlerken, aslında yaşam boyunca karşılaştığımız nesne ve kurduğumuz imgelerin de nasıl dönüştüğünü görüyoruz. “Hiçbir şey aynı kalmıyor”, cümlesindeki basitliğin İspinoz’daki karşılığı; evet hiçbir şey aynı kalmıyor ancak gördüğümüz ilk hal, kurduğumuz ilk hayal ve bedenimizi yaralayan ilk imge, ilk hikâyemiz de ruhumuzda işgal ettiği yerden çekip hiçbir yere gitmiyor. Velhasıl İspinoz orada duruyor, sahibini bekliyor.
Ne var ki hayat saati hep geleceğe kurulu… Bu minvalde geçmişle karşılaşmak, hele hele bebekliğin bir anıyla yüzleşmek ne kadar mümkün? Ahmet Coşkun İspinoz’da, bu gerçekleştirilemediğinde erişkinin hayatının ne kadar sakat yol alabileceğini gösteriyor. Bunu, kurmacanın sınırlarını zorlayarak ve bebeklik oyunlarıyla veriyor. Öyle ki, bu oyunların bir adım sonrası yukarıda belirttiğimiz gibi isyanlar oluyor. Kleine’ın tezini desteklercesine… Oysa İspinoz’da en çarpıcı olansa; 9 aylık bir bebeğin ‘dışarısı’yla ilk tanışmalarının gerçekleştiği hole mahremiyet gölgesi düştüğünde, isyanın bazen bebekken de başlayabileceğidir.
Çünkü o bebek, annesinin bir kuş tüyü ile gerçekleştirdiği küreteja o holden tanık olmuş ve erişkinliğe, bebeklikten o tanıklık miras olarak kalmıştır. Yazar, aslında kitap boyunca bize bu mirasın izlerini sunar. Bulduğu her boş kağıda sürekli kuş resmi çizen bir erişkin portresi çıkarır karşımıza. İspinoz deseninin aslında, hatta ve hatta İspinoz’un kendisinin, bir tüyden başka bir şey olmadığını gösterir. O holden görülen tüm nesneler ve o holden geçen tüm kadınlar erişkinliğe kalacak bir travmanın tamamlayıcı unsurları olmaktan öteye gidememektir.
Oysa psikiyatrik yardımı gerektirmeyen kafa karışıklığını, titizliği, mutsuzluğu, beklemeye tahammülsüzlüğü, çok konuşmayı bazı zamanlar hepimiz yaşarız. Belki de bu kitapta olduğu gibi yaşadığımız psikolojik durumların sebebine yardım almaksızın bir gün kendimiz de ulaşabiliriz. Kitapta, kendi yaşantısı içinde sıradan bir kahramanının tesadüfen karşılaştığı bebeklik fotoğrafı ile yaşadığı birkaç dakikalık trans durumu ile kahramanımız bir bakıma fotoğrafın içine dalmış ve çekimin yapıldığı gündeki yaşananları hatırlamıştır. O birkaç dakikalık trans durumunun ardından yeniden, ama başka biri olarak hayatına geri döner. Bebeklikte karşılaştığı annesinin bir davranışını, kendi başına gelenleri İspinoz kuşu benzetmesi ile sürdüren kahramanımızın zaman zaman fotoğrafta karşılaştığı diğer kahramanları, mekânı, eşyaları bir tartışma sürecine de soktuğu söylenebilir. İsyanı çocuklukla başlatan nesneler okulu kurucusu Kleine’ın bebeklik travmalarını nasıl değerlendirdiğini gerçekten merak ediyorum. Çünkü Coşkun’un kitabında da gördüğümüz gibi travmalar ve isyanlardır erişkinliğe bırakılan, tartışma sürecine dahil edilen…
Bir kurmaca eser bu kadar bilgilendirirci olmalı mı peki? Buna verilebilecek yanıt şu: edebiyatta yaratılan her kahramanın en büyük iddiası varoluşundaki yeniliktir ve bu varoluşun kendisi bir bilgidir.
Kitabımın yerel basında eleştirisi;
Kocaeli Demokrat Gazetesi, Biz Kocaeliyiz. Haberler, arşiv, yazarlar
demokratkocaeli.com
Fransız Balkon’da içsel bir yolculuk
Mevlüt SOYSAL mevsoy_83@hotmail.com
Acıdaki haz üzerine
“HAZ” dediğimiz iki adet meyve:
...
Acıdaki haz üzerine
“HAZ” dediğimiz iki adet meyve:
...
Acı ve zevk…
Tadını hissettiren en çok hangisi olur?
Dahası…
Haz bittiğinde;
Geriye “en çok varlığını” bırakan hangisidir?
Düşünün…
Acı mı; yoksa zevk mi?
Yanıt konusunda herkes hem fikir değil mi?
“Acı…”
***
Aydınlık’ın kitap ekini okurken, Ahmet Coşkun’un “Fransız Balkon” adlı eserindeki şu sözler dikkatimi çekti:
- Gerçi korkarak yaşamış olsam da acı çekmek tadabildiğim tek duygu. Acı çekmekten tamamen kurtulmayı bu yüzden isteyemem…
Bir mermi gibi yerleşti beynime cümleler…
“Acı”yı düşündüm…
Tuhaftı…
Zaman, zevklerin verdiği hazzı azaltırken; acının verdiği hazzı ise aynı bırakıyor ya da çoğaltıyordu…
Tadını hissettiren en çok hangisi olur?
Dahası…
Haz bittiğinde;
Geriye “en çok varlığını” bırakan hangisidir?
Düşünün…
Acı mı; yoksa zevk mi?
Yanıt konusunda herkes hem fikir değil mi?
“Acı…”
***
Aydınlık’ın kitap ekini okurken, Ahmet Coşkun’un “Fransız Balkon” adlı eserindeki şu sözler dikkatimi çekti:
- Gerçi korkarak yaşamış olsam da acı çekmek tadabildiğim tek duygu. Acı çekmekten tamamen kurtulmayı bu yüzden isteyemem…
Bir mermi gibi yerleşti beynime cümleler…
“Acı”yı düşündüm…
Tuhaftı…
Zaman, zevklerin verdiği hazzı azaltırken; acının verdiği hazzı ise aynı bırakıyor ya da çoğaltıyordu…




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder