Translate

10 Aralık 2015 Perşembe

Yazılarım

Ahmet Balad

Birgün Gazetesi, Notos, Aura, Akıl Defteri...

 

Son zamanlardaki bazıları...


Anlatıda Mekân ve Mesafe
                                                                                                                                                                                                                                              
Anlatının tarihselliği, ertelenen eylem ve bu eyleme olan tepki ile izlenebilir. Örneğin; çocukluk çatışmasında(ödipus) ya da geriye döndürülemez o ilk sahnede (fabulada:hikayede) gösterilememiş o ilk tepki (agresyon) ile, bu tepkiyi baskılayan ilişki (nevroz), “eksiksiz bir tarihsellik” süreci olup, tüm zamanlara simetriye edilebilir. Umarım başladığım sözün melodisi ve ritminin sağladığı zevke dalıp, anlamı erteleyerek, onu bıraktığım yerde unutmuş olmam. Zira zaman; göz ardı edilen ölümcül istikrar.
Konu başlığında ilk göze çarpan, alışageldiğimiz “zaman ve mekân” denklemde yer alan zaman kavramının dışarda tutulmuş olması… Zaman kavramının, “mesafe” kavramıyla yer değiştirmiş olması. Bu değiş-tokuş, içinde hiçbir sürpriz barındırmıyor olabilir. Ama bu tespitteki nedenselliğin peşine düşmek yerine, onu kafamın bir köşesinde bekletip, öncelikle “oyalanmanın” keyfini çıkarmayı tercih etmek isterdim.
Anlatıdaki değişmez nitelikteki kalıplar ve ortak bir işlev sağlayan unsurları arasındaki mesafenin anlaşılması, sağlam bir olay örgüsünün(plot) oluşmasını sağlar. Mesafe, salt somut bir çerçevenin konusu değil, fakat bu mesele üzerinde bir soyutlama yapılacaksa bile, bu kavramın gerçeğe yol almasını sağlayacak metinlerin yaratılması muhtemelen daha anlamlı, daha işe yarar. Özellikle edebi metinler ve nevrotik içeriğin dile getirilme durumu, yani anlatı tastamam böyle. Hatta bu metinlerin matrisinin kurguya dayanmasının da bir sakıncası yok. Çünkü belki de sadece edebiyat aracılığıyla farkına varılmış (soyutlanabilmiş) bir mesafe gerçekliği değiştirir, özneyi anlamla buluşturur.
Anlatının tarihselliği, ertelenen eylem ve bu eyleme olan tepki ile izlenebilir. Örneğin; çocukluk çatışmasında (ödipus) ya da geriye döndürülemez o ilk sahnede (fabulada:hikayede) gösterilememiş o ilk tepki (agresyon) ile bu tepkiyi baskılayan ilişki, (nevroz), “eksiksiz bir tarihsellik” süreci olup, tüm zamanlara simetriye edilebilir diye bahsetmiştim. Yani, dünü, bugünü, yarını yoktur, zamandan bağımsız çalışır ve anlatı, kendini her mekâna, her zamana ikame eder. Hikâye (fabula) eskimez bir türlü, fakat acının, kişisel tarihteki hacmi dil ile kurguyla sürekli büyür, mit haline gelir, devleşir.
Tarihsel olay ile onun betimlemeyle yaratılan metninin, anlatıdaki rollerini birbirinden ayırt edebilmek; neden/sonuç, gösteren/gösterilen bağıntısı kurmak da zor. Tarihsellik sürecini dinamik kılanın, tarihsel olayın kendisi mi, hatırlama mı, betimleme mi, yoksa dil mi bunu tartışmak önemli olabilir. Ama insanın biyolojik olarak zaten sürekli bir “geriye doğru sarma” özelliği var. Tabi “boş ver gitsin.” diyebilseydi, işler başka olurdu. Gerçekliğinin ürkütücülüğü olmasa, insan fantezik betimlemeden vazgeçebilir, her şeyi, zamandan bağımsız unutan, kafaya takmayan, bağışlayan, görmezden gelen bir yaratık olabilirdi.
Tarihsel öykü ve onun fantezik betimlemesi kadar, anlatıcının, dinleyen ile arasındaki ilişkisi de önemlidir. Yani paylaşma ihtiyacı ile dinleyen/anlatan/, okur/metin ilişkisinde, tarihsel gerçeklik daha başka bir sürece de dâhil olur. Tarihsel öykü ve onun fantezik betimlemesi kişiseldir, birbirinden farklı hale gelmiş ve zamandan bağımsız işlediğinden bahsetmiştik. Oysa anlatı sürecinin bir ilişkiye dâhil olmasıyla, tarihsel öykünün zaman ve mekânı sınırlanır. Tarihsel öykü anlatı sırasında şimdiki zamanın konusu haline gelir. Dolayısıyla anlatı ve metni somutlanır/bedenleşir (Corporate, Body). Tarihsel öykü, anlatı sürecinde, zaman ve mekân değiş tokuşu vaadi sayesinde dinamik bir hal de alır. Kendini yeniler, güncelleşir.
Peki, mesafe değiş tokuşu da gerçekleşiyor olabilir mi?
Anlatıcının kendi metnine mesafesiyle, dinleyenin o metne mesafesi kaçınılmaz eşit değildir, ama asıl trajedi farkına varılamamış hiçbir mesafenin kaygı yaratmamasıdır. Eğer anlatıcı metnin içeriği ile mesafesinin farkında değilse, içeriğin nesnesi haline gelir, “saçmaladığını bilmez”. Dinleyen de “can sıkıntısı yaşar, terkedildiğini düşünür”. Çünkü kavranılmış (soyutlanabilmiş) bir mesafe somut gerçekliği kesinlikle değiştirir.
Aktarım, yani paylaşma ihtiyacı (zaman ve mekân değiş-tokuşu) sayesinde anlatıcı metnin doğasına önce nesne olarak dâhil olur. Anlatıdaki betimleme ve metafor sayesinde kurguya dönüşen tarihsel gerçeklik, anlatıcıyı da dönüştürür ve onu sonradan özne haline getirir. Sonuçta insan, betimlenmiş tarihi olay (kurguları) aracılığı ile özneleşebiliyor. Ama “özne insan” sadece bir model aracılığı ile kendini sahneleyebiliyor. Bu çoğunlukla simülasyon modelidir. Hasta olmak/hasta taklidi yapmak, araştırmacı olmak/bilim adamı taklidi yapmak aynı zamanda sürekli ikircikli bir ilerleyişe sahip... Şikâyetini ya da arzusunu tarif edeni, bir dramatizasyona (abartıya) mecbur bırakan çatışma ve direnç, tarihsel öyküdeki trajedi yüzünden zaten hep var. Anlatıcının hayal kırıklığı, metniyle mesafesini kavradığı, “gerçek” ile karşılaştığı zamandır. Anlatıcı, metni ile mesafesini değiştirebilir. Anlatı eyleminde, anlatıcının metni ile mesafenin değiştiği mekân, yazma eylemidir. “Söz uçar, yazı kalır” da olduğu gibi. Anlatan, sözünün yörüngesine kadar uzaklaşabilir. Yana döne, dolanıp durur çevresinde. Bence bu ideal bir mesafe…
 
Ekim-Kasım 2017 Notos Dergi
Ahmet Balad COŞKUN                            





Akademi Meselesi


Halihazırda sürdürülen eğitim faaliyetlerinin metinleri arasında bir bağ ya da bağlam sorunu barındırdığını kendi adıma söylemiştim Akademi kavramını esas olarak  'metinler arası mesele' nin bir çözümü olarak görüyorum. Anlatmaya çalışayım; Farklı metin anlatılarının giderek birbirinden koptuğu, nihayetinde istese de diğeriyle temas kurmayı beceremediği, hatta tam tersine içe kapanık yapıları itibariyle de her biri ayrı bir iktidarı murad edecek şekilde yol almaktadır. Oysa  tam tersi olmalı diye düşünüyorum. Yoksa insanı parçalarına ayırmış oluruz. Temassız, dokunuştan uzak bırakır ve onu yarım kavrarız. Kurulması gereken metinler arası ilişki için psikanaliz, edebiyat ve sinema metinlerini örnek vereyim. Psikanaliz metnini edebiyat ve sinemayı anlamak için bırakın bir ara metin olarak yan yana getirmeyi düşünmek, tam aksine edebiyat ve sinemanın en erotik kısmıyla ilişkilendirmenin esas olarak gerekli olduğu kanaatindeyim. Tersi için de böyle... Kimi zaman yoksulluk, sınıf, kimi zaman yalnızlık, varoluş, zaman olacak bu erotik öz. Elmayı ikiye ayırarak tohumunu, çekirdeğini göz önüne sermek gibi. "Bilgi" de "Açıklık" da bu, "gerçekçilik" de  "özgürlük" de ... "Metinler arası ilişki" yeniden inşa edilebilir. Her metin kendi üreme özünü diğer metne olgunlaştırmalı, hazırlamalı ve temasa geçmeye zorlamalı. İki metin  böylece ölümü göze almış olacak. Bir yenisi doğacak...
İzninizle akademi kavramını tartışmaya devam edeceğim. Ne olup, ne olmadığını...Belki de  aşırı bir kurcalama tutkusu bu. Çocuksu bir sınırları test etme dürtüsü... Çoğunlukla aşırı anlam yükleme çabası sayesinde tartışılan kavram gerçeklikten koparılmış olur ya! Bakalım ne olacak? Öyle gerçekleşse de, konuşuyoruz, tartışıyoruz sonuçta. Eş zamanlı bir pratik  zorunluluk gerekmiyor. Enerjimiz  soyutlama düzeyinde bile bitebilir. Ses kısıklığı en fazlası... Limon, zencefil, sıcak yağmur suyu, karabaş otu, arkadaşlık terörü, melisa, mercan köşk, ıtır, lavanta, nane, kekik, biberiye, yabani ada çayı, ve gümüşlük papatyası... Önemli olan can sağlığı...
Akademi kavramı "metinler arası kopukluk sorunu "nu çözmeye yetecek bir anlama kavuşturulabilir mi?
Üniversiteler farklı metinleri biçimsel olarak yan yana getirmiş gözükmektedir. Edebiyat, tarih, psikoloji, sosyoloji...Biçimsel bir yan yana geliş fakat. Aynı bina ve aynı başlık(üniversite) altında toplanma sadece...Birliktelik, "birleşme" yi sağlayamamıştır. Birleşme çabası için yarı yol bilgileri üretmişse de bütünü oluşturmadaki beceriksizliği yüzyılı buldu artık. Eğer ve ancak: Metinler arası ilişki dinamik bir yapıda yeniden çatılırsa "yeni bilgi" üretimi gerçekleşebilir. Diğer taraftan da akademi kavramı bu konuda bir çözüm önerisi olarak yüzyıllardır bilinmesine rağmen, anlamındaki kafa karışıklığı büyük bir engel.  Akademinin dinamik yapısı ile kastım, yaşam ve ölüm ilişkisini barındırması... Psikanaliz karşılığı Eros ve Thanatos...  Halihazırdaki metin karşılaşmalarını ayna ilişkisinde açıklamaya devam edeyim.
 
 İnsanın ayna merakı önemli bir konu. Aynadakinin kendisi olduğunu, diğer anlamıyla orada bir "ötekinin (başkası anlamında daha çok) varlığını" yadsıması onu diğer gelişmiş canlılardan farklı kılıyor. Kedi, köpek ve insan yavrusu (bebek) için bu durum tam tersi. Ayna görüntüleri onlara her zaman yabancı, ötekidir. Onlar görüntüyle ilişki kurmaya kalkışırlar. Zahiri görüntü onlar için cinsel ve dolayısıyla saldırgandır. Zahiri görüntünün insana tanıdık, bildik, zararsız görünmesi bir "biçim modeli ile zehirlenme" sorunu sanırım. Aynaya sırlayan her zaman erkek, eril bakıştır. İğdiş edilen tüm cinsel kimlikleri yok olan görüntü zararsız hale gelir. Canlılığın erotik özü ayna görüntüde saklı haldedir. Zahir olanın, sahiciyi arzulayamayacak sanılması çok önceden kavranmıştır, Ayna görüntünün karşısındakini yeme ve cinsel ilişkiye kalkışamayacağı bilinçtedir. Buradan hareketle bugünkü halimiz (bilinç), erotik özümüzün zahiri biçimidir (bilinçdışı). Yani bilinç, artık bir bakıma aseksüeldir. Kedi, köpek, insan yavrusu için zahir ve sahih karşılıklı  arzulama halindedir. Bilinçdışı yüzleşmesidir. Model ve metodolojileri  sayesinde bilinç geliştikçe erotik öz bilinçdışına itiliyor. Bir tecavüz sahnesi, savaş ile karşılaştığında insan bunun kendi içinde değil, dışarıda ve ona temas eden bir "yabancı" olduğunu düşünüyor. Metinler arası kopukluk sorunu da böyle görünüyor. Metinler birbirini ayna karşılaşması biçiminde kavramış durumda olması. "Öteki de benimle aynı düşünüyor",  "farksızız"  diyorlar. Olup biten hep arzusuzluktan... hep arzusuzluktan..
Yazdığımı okuyunca bir tekrar olduğunu gördüm, ama yine de yazacağım. Tekrarlayıcılığın budalalığı... Olan kavrama değil, kavramla uğraşana oluyor...Sadece ses kısıklığıyla kalsaydı.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Medyada Yazılanlar

Ahmet Balad

 

Notos,Varlık,Mesele Dergi, Bugünden Edebiyat, Patika Edebiyat, Bakırköy Life, Popüler psikiyatri dergilerinde, Demokrat Kocaeli gazetesi, Aydınlık Kitap eki, Cumhuriyet gazetesi röportajı, Açık Gazete ve İMC tv de, Radikal kitap, Birgün Kitap,  Agos gazetesinde, Radikal Kitap , Dünyanın Öyküsü, Taş ve Şiir antolojisi...

 Bazıları...

Artı TV videolar
https://www.youtube.com/watch?v=Lb_8Au8c8W8
https://www.youtube.com/watch?v=r2-uv7a5EF0
 
Hayat tv Latife Tekin
https://www.youtube.com/watch?v=nyOEcVHQs5E
 
Mesele Dergi, Mahmut Şenol Acuka romanı incelemesi... 

https://www.facebook.com/ayrintiyayinevi/photos/a.598320886886601.1073741828.231200173598676/1072000439518641/?type=3

 


January-June 2018 Volume: 8, No: 1, pp. 64 – 75 ISSN: 2046-4436 e-ISSN: 2046-4444 tplondon.com/bordercrossing
 
Copyright @ 2018 BORDER CROSSING © Transnational Press London
 
Submitted: 16 January 2018; Accepted: 29 March 2018 The Psychiatrist as Novelist in Contemporary Turkish Literature:
Pushing the Boundaries of the Real
http://tplondon.com/journal/index.php/bc/article/viewFile/1094/673

Burcu Alkan ±


 

January-June 2018 Volume: 8, No: 1, pp. 64 – 75 ISSN: 2046-4436 e-ISSN: 2046-4444 tplondon.com/bordercrossing

 

Copyright @ 2018 BORDER CROSSING © Transnational Press London

 

Submitted: 16 January 2018; Accepted: 29 March 2018 The Psychiatrist as Novelist in Contemporary Turkish Literature:
Pushing the Boundaries of the Real
Burcu Alkan ±


Aydınlık Gazetesi Kitap eki;


Bazen acı,


tatsızdan tatlı




MURAT HATUNOĞLU

murathatunoglu@yahoo.com

http://www.aydinlikgazete.com/images/dosyalarim/kitapeki/2012/sayi22.pdf


 



Bazı meslekler vardır, insanın üstüne sımsıkı

yapışır. Kişiye adeta sadece mesleğinden

ibaretmiş gibi davrandırır. Kaptanlık

böyledir mesela. Ya da askerlik. Asker denince

akla hemen disiplin gelir, kişinin asker

olduğu bilinirse, insanın gözünde tıraşı,

disiplinli, sesinin tokluğu iyice belirir.

Gerçi son zamanlarda asker denilince, subay

denilince, hatta general denilince

bambaşka şeyler geliyor maalesef akla,

ama...

Hekimlik, insanın üstüne yapışan ve insan

üstü gibi davranılan mesleklerin başında

gelir. Hekimin ismi mutlaka doktor

unvanıyla söylenir. Bu durum sanki tıp fakültesinde

öğretilmiş gibidir, kötü el yazısı

gibi.

O kadar ki, bir gün Ankara’da tıp fakültesinde

okuyan bir arkadaşım, İstanbul’da

şöyle yol sormaya kalkmış: “Pardon,

ben Ankara Tıp Fakültesi’nde okuyorum

da, falanca yere nasıl gidebilirim?”

Ama çok da garipsememek lazım doktorlardaki

bu durumu, zira bizim insanımız

sever, hatırlatmayı doktora doktor olduğunu.

Anadolu’da bir yerde bir doktor gördü

mü birisi, ona hemen dertlerini sıralayıverir,

şuram ağrıyor, buram ağrıyor ne yapayım

doktorum, diye. Sadece Anadolu insanının

huyu değildir bu, hemen her çevrede

mevcuttur bu durum. Mesela, şarkı

söylüyorsa bir doktor, herkes bilir, ona göre

dinler; örnek: Ferhat Göçer. Ya da yazarsa

doktor Çehov gibi, ayrıca dikkat çeker.

Bir de bunun bir üst seviyesi var, psikiyatrist

doktorun değişik işler yapması. Arkadaşlığı

bile bir ilginçtir psikiyatristin. Kaldı

ki psikiyatristin yazar olduğunu düşünün

bir. Karakter ruhlarının çözümlemeleri,

davranış ve düşüncelerdeki sebep sonuç

ilişkilerinin örülüşleri ve bunların önümüze

ince ince işlenmiş bir dantel gibi serilişleri

nasıl olur, kim bilir?

Ahmet Coşkun’un “Fransız Balkonu”

nu okuyan bilir. Bunu da bize Ayrıntı

Yayınları bildirir. Psikiyatrist yazar (evet,

şimdi ben de mesleğini adamcağızın önüne

alır gibi oldum), “Fransız Balkonu” kitabında

bunu yapıyor, ruhu açıyor, ona bazen

tepeden, bazen eşitinden, bazense

zeminden bakıyor; zeminde hareketsiz, tam

anlamıyla hareketsiz duran bir sandalyeden

konuşarak. Böyle yaparken de kendi

işini zorlaştırıyor; zira bu sözleri, yapabildiği

tek hareketi gözünü oynatmak, hissedebildiği

tek duygu acı olan bir kişinin,

bir felçlinin zihninden çekiyor.

Tamamen felçli bir insan... Geçmişiyle

kavgalı, hem kendi geçmişiyle hem babasının.

Tek yapabildiği hareket gözünü oynatmak

olan bir insan ne yapar, bütün enerjisini

neye harcar? Evet, düşünmeye. Öyle

de yapıyor karakter, düşünüyor, düşündükçe

düşler kuruyor, gerçekliği puslandırıp

hayata bazen yarı kurgudan bakıyor.

Bazense kurmuyor, gerçeği ve gerçeğin acısını

duyuyor. Bu acıyı zihninin duvarlarına

vuruyor. O duvarları kırana, kırık duvara

açtığı Fransız balkonundan uçana

dek...

Yazar, karakterin her bir anının türevini

alıyor, ona teğetler çekiyor. Psikiyatristlikten

gelen meslek mekanikliğini okura

yansıtmıyor; o kadar ki, teğetlerle çizili anlatımda

her düşünce kendi doğrusunu çiziyor,

okuru o doğruda yürütüyor, hatta

koşturuyor. Bu kelimenin tam anlamıyla

“durağan” yaşamı daha hızlı okumak istiyor

insan, daha da hızlı. Ve kitabın sonunda

bambaşka bir açıdan bakıyor o durağan yaşama,

durağan yaşamın durduğu balkona...

***

Kitapla ilgili bir önerim var; kitabın

arka kapağını kitabı bitirmeden okumayın.

Zira arka kapak yazısı kitabın tadını

kaçırabilecek kadar çok bilgi içeriyor.

Okursanız, skorunu bildiğiniz bir maçı izliyormuş

gibi bir hisse kapılabilirsiniz. Kitaba

dair tek sonuç söyleyelim; gayet ilgi

çekici ve güzel olduğu. Sonucunu bildiğiniz

hâlde heyecanını ve hissiyatını duyarak

okumak size kalsın. Kadıköy derbisi

izler gibi.

 



 

KİTAPTAN;

“Gerçi korkarak yaşamış olsam da acı

çekmek tadabildiğim tek duygu. Acı çekmekten

tamamen kurtulmayı bu yüzden

isteyemem. Bir tarafım sürekli bir şekilde

korkmayı isteyip durmalı. Bunu da biliyorum.

Ama tamamen acı çekerek ya da

korkarak yaşanamaz. Bu yüzden bu acının

ilacı gözlerim. Bakabilir durumda kalamam.

Gözlerimin açık, görebilir olması...

Gözkapaklarımın arasından ışığın

içeriye, içimdeki loşluğa bir kırlangıç

gibi süzülmesi, orasını aydınlatması gerekir.

Korkumu ve içimdeki acının zehrini

oradan temizlemesi için...”

 

 


 

Açık Gazete


http://www.acikgazete.com/kultur-sanat/2012/12/30/fransiz-balkon-dan-dusen-kral-baba-laios.htm?print


Fransız Balkon'dan düşen Kral Baba Laios


                                                                   
 
 
SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI
sermuteferrika@gmail.com
30-12-2012, Pazar


Sessiz sedasız bir roman yayımlandı geçtiğimiz yıl içinde...
Tantanası, şatafatı ve cafcaflı lafları ortalıkta olmaksızın...
Fransız Balkon başlıklı roman, birkaç cılız değerlendirme dışında gözden ırak kalmışa benziyor.
Oysa, kitabı yayımlayan Ayrıntı Yayınları'nın ciddiyeti, ağırlığı biliniyor; neden arkasında durulmadı, diye merak ediyorum.
Yoksa yazarlarını desteklemek, onların bunu çoktan hak etmiş eserlerini var gücüyle tanıtmaya çaba göstermek Ayrıntı'nın ayrıntı gibi gördüğü bir fazlalık mıdır?!
Bana göre, Fransız Balkon 2012'de okuduğum en iyi romanlardan birisidir.
Hem edebiyat açısından mükemmelliğiyle, hem yazarının derin ruhî-psikolojik gözlemlere dayanan aktarımlarıyla, dahası ele avuca alınır bir öyküsü olmamakla beraber, okuru yatalak bir adamın sadece kıpırdayan gözlerinde sımsıkı yakalayıp insan beyninde dolaşmaya çıkmış bir bilinç yolculuğuna davet etmek becerisiyle, eline su dökülemez bir kitaptır; bu yılın en iyi kitabıdır.


Turgenyev'in Babalar ve Oğullar başlıklı kuşak çatışmasından kaynaklanan klasik romanından beri yazıla gelmiş tüm baba-oğul ilişkilerine ait roman, hikâye, hatta öteki edebiyat türlerindeki yapıtları şimdi hatırlayasım geliyor; zira zor bir yazıya koyuluyorum. Fransız Balkon adlı ikinci romanıyla karşımızda olan roman yazarı Ahmet Coşkun'un bu yapıtını, 'İşte böyleyken şöyle oldu, adam bunu yaptı kadın da şunu' gibisinden aktarabilmek kolay, ancak onun ¨tahlilini¨ yapabilmek ustalık gerektiyor; farkındayım...

Ahmet Coşkun'la romanında, tıp ve psikoloji eğitimi almış, klinik-hasta-hastane deneyimi olan biri olarak, hasılı bir psikiyatrist doktorla karşı karşıyayız! Tevazusundan olacak, kitabın girişinde Dr ünvânını kullanmamış, iyi de etmiş... Kullansaydı, ¨On derste nasıl moralimiz düzelir?¨ gibi kitapların yazarı sanılırdı; gerçi Ayrıntı'dan çıkmış bir kitabın yazarı böylesi olamaz ya!

Fransız Balkon'un Roman Kahramanı -Bundan sonra RK olarak adlandırmayı tercih ediyorum!- bir yatalak genç, otuz yaşlarında bir adam. Eli ayağı tutmak bir yana, gözleri dışında hiçbir kası, kemiği, bir yeri oynamıyor, kıpırdamıyor; yaşayan bir çuval âdeta... Fakat beyni fıldır fırıldak çalışıyor, düşünce üretiyor. Tıpkı, bu romana ilham olduğu söylenen, fizikçi Stephen Hawking gibi...



RK, babasından başka hayatta kimi kimsesi olmayan bir insan! Babası onu bir çuval gibi yatağından alıyor, besliyor, bir tekerlekli sandalyeye çuval gibi bırakıyor, o sandalyeyi kendisi bütün gün tesisatçı dükkânında çalışırken sıkılmasın diye beşinci kattaki apartman dairesinin Fransız Balkonu önüne çekip getiriyor. İşte burada, adı bilinmeyen -zaten babası, ayrıca kardeşini doğuracakken belki o da bu yatalak çocuk gibi olur diye kendi kendine kürtaja kalkışıp kan içinde can veren annesi, sokaktan geçen bir delikanlı, babasının arada bir eve getirip seviştiği o kadının da isimleri verilmemiştir-, kahramanı gözleriyle dış dünyayı taramaya başlıyor.

Fransız Balkon'a ait camekânda, penceresinde gün boyu, akşama babası gelene kadar oturup dışarıyı seyrediyor. ¨Pencerenin içinde yolculuğa çıkmış yalnız bir yolcuyum ben; bir durup bir geçerim, işlerim bedenimi ve ruhumu cam gözlerimin içinde...¨ diye anlatıyor bize oradaki metazori, kaçınılmaz, itiraz kabul etmez, isyana sığmayan bulunuşunu... [ A.Coşkun, F.Balkon, s.10]

Cam Gözler, ha!

Onun gözleri hep camdadır, gözleri cama yapışmıştır. Sadece onunki mi,¨Bu akşamüstü karanlığında, başka pencerelere tutunmuş gözler de var. Biliyorum onlar da tek başlarına!¨ [ A.Coşkun, F.Balkon, s.18]

Tıbbın henüz hakkından gelemediği ALS - Amyotrophic Lateral Sclerosis, olarak bilinen bir yatalaklık durumu RK'nın talihsizliğidir; zaten o yatalak doğmuştur, sonradan olmamıştır, ¨Aslında doğduğum gün de yatalaktım. Yatalak durumda olduğum sonradan anlaşıldı...¨ [ A.Coşkun, F.Balkon, s.25] diye gözleriyle bize anlatır bedensel durumunu ve ¨Ama doğduğunda her bebek yatalaktır zaten. Yatalaklar gibi fiziki olarak başkasına muhtaç, bedenen yetersiz, olgunlaşmamış doğar.¨ cümlesiyle hâlini acımasız göstermeye çalışır. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.27]

RK'nın yatalaklığı bir yana, dahası sağır-dilsiz olduğu da kısa sürede anlaşılır.

O artık yarı ölü bir çocuktur, lakin annesi bu acıya dayanamaz ve ikinci kez hamile kaldığında, bir sonraki bebeğin de ilk evladına benzer olacağı kaygısıyla kalkıştığı müdahaleden yenik çıkar; yatalak çocuğunun gözleri önünde, divanda kan kaybından ölür.



Özürlü ve yatalak bir çocuğun otuzlu yaşlarına kadar biriktirdiği her şey, her gözlem bütünüyle aslında romanın ikinci el anlatıcısı olan yazarına aittir. Yoksa sağır-dilsiz bir insana ait beynin, sadece gözleriyle ortalığı tarıyor olmasına karşın bu değerlendirmeleri, çıkarsamaları yapması beklenemez. Erich Auerbach'ın klasikleşmiş olan, Batı romanında gerçekliği sorguladığı 1953 yılında basılmış Mimesis adlı çalışmasından hatırlayacağınız gibi romanda gerçeklik gerçek-dışıyla çabucak örtüşür, okurun sorguladığı ona anlatılan durumdur, durumun varolması yeterlidir. Benzer biçimde, Fransız Balkon'un camlarına takılmış gözleriyle dünyayı felsefî bir pergelin yuvarlağında anlatan RK, bize hiç yabancı gelmez; zaten onun bir tür Oidipus olduğunu da kolayca görürüz. Yunan Mitolojisi'nin efsanevî karakteri Oidipus'un, babası Theba Kenti Kralı Laios'u öldürüp annesiyle evlenmesi temasına dayanan, bundan mülhem ve sonradan yazılmış binlerce öykünün bir türevidir. Annesinin ölümüne neden olmuş, bu yüzden annesine vefâ borcunu ödeyememiş bir ¨yatalak delikanlının¨ babasına duyduğu hınç ortaya daha ilk satırlarda çıkar.

Öte yandan çocuğunun ikilemlerine karşılık babası vefalıdır, evladını asla terk etmez, onu sever, mesela birgün babası RK'nın tekerlekli sandalyesi önünde diz çöker, dizine kapanır, ¨Senin için her şeyi yaparım. Canımı bile veririm. Ben senin için yaşıyorum.¨ diye göz yaşı dökecek kadar onu sever. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.43]

Bu itiraf RK'ya yetmez, yetmeyecektir, o babasının tamamını ister, onun bedeninde yaşamayı dilemektedir. Öyle ki babasının eve getirdiği bir kadına dahi babasının gözüyle âşık olur, ikisinin sevişmelerini duyamaz zira sağırdır, ama onu arkası dönük olarak bıraktıkları yerden arkalarındaki yatakta cinsel beraberliğe ait gölgeleri önündeki camda yansımasıyla anlar, keşfeder.

¨Babam kısa boylu, arzulu kadını alıp kanapeye götürecek...¨diye olanları okura aktarır, ¨Babamın kucağında jimnastikçi gibi belini yana kırarak, uzun sağ kolunu önce havada uzatıyor¨ demekle olanı biteni tek tek gözlediğini söyler, ¨Babamın kucağında bir boa yılanı gibi kıvranarak, bir büzülüp bir açılıyor¨ demesi RK'nın kadına duyduğu açlığı da ele verir, ¨Sevişmenin gölgedeki hareketleri ne güzel...¨ diye konuşur kendisiyle, o bununla yetinecektir. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.76]

Yatalak ve özürlü RK'nın hayattan beklediği başka bir şey de geriye kalmamıştır, aslına bakılırsa... O sadece çevreyi gözleyen, gözetleyen bir çift gözden başkası değildir. Ölümünü dahi düşününce beyninde, buna bir anlam veremez, havsalası alamaz, zira o ölse bedeninin acı çekmeyeceğini zannettiğinden ölümünü de anlamlandıramaz. Ancak, mesela, önündeki Fransız Balkon'dan aşağıya düşse, hayal ettiği o ân ¨Düşersem canım yanar mı? Herkes gibi neden canım acır mı diyemedim... Biliyorum, korkmama gerek yok, ölürsem ben sadece gözlerimden ölebilirim.¨ diye düşünmesine yol açar. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.22]

Bu cümledeki edebiyatın akıcılığı göz alıcıdır, ama bir yatalağın kendi başına Fransız Balkon'dan nasıl düşeceğine takılan aklımız bu güzîde cümleyi görmez. Fakat gerçekten yatalak RK o Fransız Balkon'dan düşecektir, günü gelince...

Babası, oğlunun görüş açısını kapatıyor düşüncesiyle, önce Fransız Balkon'un trabzanlarını kesip biçer, ortadan kaldırır, buysa kendi sonuna hazırlık demektir. Böylece RK'nın önünde sadece bir kocaman cam kalır; bir açıklık ki beşinci kattan aşağıya bir minik uçurumdur...

O uçuruma babası, RK'nın ne zamandan beri onu hayalinde ve apaçık bilincinde öldürmeye çalıştığı gibi yuvarlanacaktır. Bir akşam üzeri oğlunu eskiden Fransız Balkon olan, şimdi bir cam ve açıklıktan başkası kalmayan yerde kucaklayacağı sırada ayağı kayıp arka üstü boşluğa düşmeye başlar. Düşmeye başladığı sıra can havliyle oğluna sarılır, bir et ve iskelet çuvalından başkası olmayan, sadece gözleri ve beyni çalışan bir canlıya... Beraber düşmeye başlarlar...

Roman burada bir uzun soluk almakta, birkaç saniye sürecek düşüşü dakikalar, saatler, bir bütün gün, yıl hatta bir asır gibi uzun uzadıya, fakat asla okurunu bezdirmeyen cümlerle aktarır.

Babası düşerken oğlunu kurtarmak için kendisini, daha havadayken sırt üstü aşağıya çevirmiş, evladına bir yastık görevi görerek asfalta çakılmıştır. RK yine de babasının fedakârlığıyla kurtulur, ama ona bu trajik olaydan sonra ne olduğunu bilemeyiz.

Hatta bu anlatılanın bir düş olup olmadığını dahi bilemeyiz!

Gerçek şu ki romanın başında RK konuşurken,¨Ben bu sokak ışıklarını bilmiyorum, anlamıyorum. Ben bu parıltılara inanmıyorum. Belki de bir gün aşağıya inip kaldırımda olmam gerekecek...¨ diye söyleyip dilediği durum onun başına gelmiş olacaktır. [ A.Coşkun, F.Balkon, s.6]

Artık kaldırımdadır, üstelik yarı çıplak olan ve yere düşmekle paramparça olup ölmüş babasının üzerindedir. Her zaman onu Fransız Balkon camı arkasından bir büyük merak içinde seyretmekle sokağı geçen mahalleli bir delikanlı yine o anda oraya gelir, onları baba-oğul orada bulur.

Camda gördüğü yatalak adam, daha önceleri cama yapışmış bir yapışkan beden gibi şimdi bir adamın üzerinde yapışık oradadır.

Zaten o delikanlı da evine gelmemiş bir anneyi aramaya çıkmıştır, tesadüfle bu kazaya tanık olacaktır.



Ben bütün bu okumaların sırasında yazar Ahmet Coşkun'un Shakespearean-Şekspirvarî bir yanını gördüm. Romancımız bana kalırsa Türk Edebiyatı'na bir tür Hamlet yazmıştır, bir tür Sophocles'in Oidipus tiyatrosunu günümüze taşımıştır. Bunu yapmakla bir şeyi kopya ettiği sanılmasın; böyle bir varsayımda, bir zehâp da bulunmuyorum.

Öyle yapmış olsa bile insan denilen günâhkar varlığın, asla mâsum olamayacak bir canlının ezel ve ebed insanlık durumunda hep yaşanan, bundan sonra da teknoloji ne olursa olsun, hep ruhumuzda kilitli kalacak görünen o aczi, o zavallılığı bir kahramanlık söylentisi olarak aktarmıştır.

Ayrıntı Yayınları'nın düzelti servisine bu satırların sonunda bir kırmızı-acı biber gönderip diyoruz ki, romandaki unutulmuş şapkalı-şapkasız sözcükler, gözden kaçırılmış imla yanlışlıkları, kimi cümlelerde düşüklüğün dışında bu romanda bulabileceğiniz tek bir maddi kusur yoktur.

Ama okursanız bulacağınız o kadar çok şey vardır ki ne benim nefesim bunları anlatmaya yeter, ne de roman yazarı Ahmet Coşkun'un RK'nı olan yatalak adamın fıldır fıldır dünyayı bir periskop gibi tarayan gözleri...


 
                                            
                                               - 2009 acikgazete.com HER HAKKI SAKLIDIR ::                                                                  
Cumhuriyet gazetesi röportaj:       

Fransız balkonda tanıdık fantezi: Babayı öldürmek

twitter.com/GayeKayaEroglu                                                                                                  Cumhuriyet Gazetesi
Yayınlanma tarihi: 24 Temmuz 2012 Salı
 
Bir yatalak hasta, her şeyi gören, duyan isteyen ama hareket edemeyen... Düşlerinde yaşayan bir adam ve en büyük fantezisi; 'Babayı öldürmek'...


            
Psikiyatrist Dr. Ahmet Coşkun'un Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı 'Fransız Balkon'da bizi bir yatalak hastanın düşlerine dahil ediyor. Romanın ana karakteri bir ALS hastası.  Bedensel işlevlerini yerine getiremese de beyni normal insanlar gibi çalışıyor. Hatta  öylesine derin hayaller kuruyor ki tarihin en eski fantezisine götürüyor bizi; Babayı  öldürmek.

Ahmet Coşkun, roman kahramanını Staphen Hawking'le ilişkilendirmiş. Hawking'in hastalığına rağmen hayatın çok içinde olup yeni keşifler yapmasını irdeleyen Coşkun, O'nun bilinçdışı arzusunu ortaya çıkarmış. Yazar, Hawkin'i belki de kariyerindeki bu  noktaya getiren arzunun Babayı öldürme fantezisinde gizli olduğunu söylüyor.

Coşkun'la; hasta ve hasta yakını, engellilik kavramı ve Hawking'e kadar birçok konu üzerinden konuştuk:

- Ahmet Bey, bu romanı yazma fikri nasıl oluştu?
Sanırım asıl sebep her zaman olduğu gibi “insan”ı merak etmemdi. Ayrıca mesleki pratiğimde birçok nedenli engelli hastalarla iç içe oldum. Bu süreçte doğal olarak bu tür yatalak yakınlarıyla da karşı karşıya geliyoruz. Bu romanda yatalak ve bakımını sürdürenler arasındaki ilişkiyi incelemem bu sorunun cevabını bulmamı kolaylaştırır diye düşündüm. Yakınları başlarına gelen bu duruma çok üzülüyorlar ve ilk başta genellikle çok büyük laflar ediliyor. “Her şekilde hastama bakarım” diyorlar, ama çoğu zaman görüyoruz ki 5-6 ay sonra bize geldiklerinde her iki taraf ta çok öfkeli insanlar haline gelmiş oluyorlar. Bu ilişki durumu hep ilgimi çekti. Benzer olarak anne bebek ilişkisi de. Çünkü deneyimlerini hatırlamıyoruz, ama bebeklik süreci aslında hepimizin içinden geçtiği bir yatalaklık durumu.

- Bu gibi durumlarda, hastanın yaşamı olumsuz yönde etkilendiği gibi hasta yakınının psikolojisi de oldukça bozuluyor değil mi?
Tabii... Hasta yakını için iş 'Allah belasını versin, yaşadığım hayat benim kaderim mi?'ye kadar geliyor zaman zaman. Başta ‘ben ona ne olursa olsun bakarım’ diyen kişi de yatalak olan kişi de sonradan birbirine son derece öfkeli hale geliyor. Ve bu süreç aralarındaki şiddeti de kolaylaştırıyor.

- Roman karakteri hırçın. Bedenini kullanamıyor ama kullandığı tek organı beyniyle aslında hiç de iyi niyetli olmayan bir insan var karşımızda.
Sadece gözleriyle hayata temas ediyor. Evet öfkeli. Başına gelmiş olanlardan babasını sorumlu tutuyor. Annesinin ölümünün nedenini babasının eve geç gelmesiyle ilişkilendiriyor. Babası için ‘benimle hiç ilgilenmiyor, konuşmuyor, benim farkımda değil’ diyor. Bir taraftan da rekabet etmek istiyor babasıyla. Örneğin; babasının sevgilisi için benim de kadınım olsun, bana aşık olsun diye de arzuları var, belki hepimizdeki gizli arzular gibi…

- Roman karakterlerine neden isim vermediniz?
Romanda temel isimler var aslında: Baba. O bir isim aslında, tüm babaları ilgilendirsin diye öyle kurguladım. Bir de 'eve gelen kadın' var, ona bir kişisel isim verince 'kadın' olgusu hafifleyecekti. Aslında şunu istedim;  'hangimiz eve gelen kadın oluyoruz?' Bazı rollerimiz 'eve gelen kadın' rolleri ama isim kullanıldığında o rolün kavranılmasını zorlaştırıyor.
- İsimsiz kahramanlarla amacınız okura empati kurdurmak mıydı?
Tam öyle sayılmaz. Hekim-hasta ilişkisinin dışında öyküdeki yaşanan yatalaklık durumu hepimizin başına gelebilme ihtimali var zaten. Ben buraya dikkat çekmek istedim. Hepimiz o ya da bu tıbbi nedenden ötürü yatalak kalabiliriz, bir yatalağın bakımını sürdürmek zorunda kalabiliriz.
-Bir yatalağın gözünden dünyaya bakınca, fark ettim ki bizim onların gözlerindeki anlamı göremeyişimiz de aslında başka bir engellilik durumu. Engelsizlerin engeli nedir?
Yatalaklık durumu sadece fiziki yetersizlikle ilgili bir şey değil aslında. Aslında o ilişkide neler yaşanıyor da biz o süreçte yatalaklık durumunu gözden kaçırıyoruz, göz ardı ediyoruz. Ya da temel olarak insan nasıl bir özelliğe sahip ki aslında her zaman üzerinde taşıdığı bir tür yatalaklık durumunu görmek istemiyor. Bu durum kabaca bir tür kör olma durumu. Ben şöyle varsayıyorum, bir yatalakla karşılaştığımızda sıklıkla onu görmezden gelmek istiyoruz. O görüntünün yükü ağır geliyor doğal olarak. Fakat kaçırdığımız bir şey var hiçbir şey yapmadan televizyon seyretmek de bir yatalaklık durumu. Bizim kendimizde taşıdığımız yatalaklık biçimleri var. Ben ne kadar yatalağım?' sorusunu kendimize sormamız lazım, insan’ı, kendimizi tanımak için.
- Kitabın bir başka ayağı da en eski bilinçdışı arzuya dayanıyor: Babayı öldürme fantezisi.
 Babayı öldürme fantezisi bir yatalakta bile etkisini sürdürüyor. Suçladığı, kızdığı ve kıskandığı babasını fiziksel olarak yapamasa da kurduğu düşte bu bilinçdışı isteğini gerçekleştiriyor ve babasını öldürüyor. Zaten babayı öldürme durumunun sahici gerçekliği çoğunlukla bir düş, bir fantezi durumudur. Hatta bu duygunun fantezi olarak varlığı bana göre sağlıklılığa işaret eder.
-ALS deyince akla ilk gelen isim Stephen Hawking. Roman karakteriyle Hawking’in arasında bir bağlantı var mı?
Hawking diğer yatalaklardan farklı, yani hayatın çok içinde, bilindiği üzere ilgi çekici bir yaşamı var. Bir yatalağın içine düşmesi beklenen depresyonun dışına çıkmayı başarmış, keşifler yapan bir bilim adamı durumunda. Beni etkileyen yönü buydu, hiçbir tarafını hareket ettiremeyen Hawking, hala hayata istekle tutunuyorsa bunun bir nedeni olmalıydı. Peki, Hawking'e bunu yaptıran ne? Ben bu sorunun cevabını hepimizde var olan rekabet duygusuyla anlamaya çalıştım. Yaptığı keşiflerle babasını alt ediyor, hemcinsleriyle yarışıyor.
Aslında Hawking'i de “babayı öldürme fantesizi” şimdiki kariyerine getirmiş olmalı diye düşünüyorum. Belki sosyal desteği ya da maddi şartları Hawking'in bir şansı, ama biz bilmiyoruz ki belki her bir sıradan yatalak keşiflerini yapmış durumda. Biz fark etmiyoruz, göremiyoruz. Bu romandaki kahramanını da “karanlığı” incelemeye götüren sürecini bir keşif olarak kabul ediyorum. İçindeki hüzünü araştırıyor, ama dikkat edecek olursak bu duygu asla bir depresyon değil, aksine sanatsal ve çok umut dolu. Ruh işçiliğini devam ettirecek düzeyde istekli ve enerjik.

          



Agos gazetesi kitap eki;

Tek bir sarılma bile boşluğu dolduracaksa
                     



AYSEL SAĞIR
Bir kitap okurken aynı anda başka yerlerde de gezinerek, başka kitaplar da okuduğunuz oldu mu? Ya da bilinçaltınızın okuma esnasında her şeyi bastırarak, sizi kendinizle yüzleştirdiği… Sevginin, aşkın, yakınlığın kişinin yoksunluklarına göre biçimlendiğini ya da. İşte ‘Acuka’ böylesine engin bir alan açıyor okuyucusuna. Ahmet Coşkun, düşlerle somut gerçekliğin, toplumla bireyin birbirlerine değdiği yerlerde buluşturuyor ‘Acuka’yı.
Düşlerin gündelik hayattaki izdüşümleri 
Okuyucunun —bir önceki yapıtları— ‘İspinoz ve Fransız Balkon’la tanıdığı Coşkun, ‘Acuka’da da diğer eserlerindeki izleği takip ediyor. Hatta ‘Acuka’yı, ‘Fransız Balkon’un devamı niteliğinde de okumak mümkün. Coşkun’un eserlerinin karakteristiği ise, ben anlatıcısında biçimleniyor. Metinlerinde, okuyucunun karşısına, alabildiğine samimi ve yakın, alabildiğine eksikliklerine, varoluşsal durumlarına yoğunlaşmış bir karakteri çıkaran yazar, aynı zamanda metninin tüm olay örgüsünü de söz konusu karakterin iç dünyası üzerinden kuruyor. Ancak, düşlerin, iç konuşmaların izdüşümü gündelik hayata düşüyor. Somut durumları tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkarmıyor Coşkun. Yaşanmışlıkları karakterinin iç dünyasından geçirerek aktarıyor. Her şey olup bittikten sonra olayların sivri yanlarının bireyi nasıl hırpaladığı ortaya çıkıyor.
“Kambur, çelimsiz ve sırtı eğri bir cüce” olan karakterin dünyasını, yine onun anlatımlarıyla izlerken, kapıldığımız his ise sadece bir ayrıntı. Güç ve onun uzantısı şeylerin baskın olduğu günümüzde, bedensel sorunları olan bir kişinin daha başından kaybettiğini söylemiyor yazar elbette. Ama mevcut, egemen değerlerin çizdiği tipoloji karşısına, onun tam zıddı bir görüntü çıkararak, var olanla çok güçlü bir karşıtlık kuruyor.
Yenilgi, yalnızlık, bedensel farklılık, öteki gibi daha da eklenebilecek durumları bünyesinde barındıran bir karakterin yaşamla ilişkisi söz konusu olunca, algı konusunu da bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor. Böylelikle, dışlanmasına neden olan durumları yansıtma işlevi gören kahramanın aşık olmasıyla çıkmaz(lar)ı daha keskin bir hal alıyor. Yenilgi, tam olamama, belirsizlik, yarım kalmışlık, tek başınalık… metin biraz da buralardan yapılanarak, bireyin başat meselelerine odaklanıyor. Onun anlatımlarıyla, hep incindiğine, örselendiğine, engellendiğine tanık olduğumuz kahraman, komşusu Madam’a aşık olduğunda, bir imkansızlık(lar) döngüsünün de içine giriyor. Dolayısıyla, olaylar da bu döngü içinde biçimleniyor.
Gereğinden fazla hızlı yaşayınca…
“Sokağın ortasında yürümeyi seviyorum, kaldırımda değil. Ne de olsa çıkmaz sokağa araba giriş çıkışı çok nadir. Kaldırımlar birileriyle dolu oluyor genellikle. Üstelik bir tarafına da arabalar park etmiş vaziyette. İnsanların rahatsız etmeyeceğinden emin olsam onların yarattığı kuytuluktan hoşlanabilirim (...). Bir de sokağın ortasında yürüyor olmam insanları, yoldan geçen arabaları ürkütüyor. Oradaki halim onların bana kolayca bulaşmalarını engelliyor. Belki de gereğinden fazla hızlı yaşama davranışlarını kendilerine sorgulatıyor olabilir. Toplumsal yaşama müdahale ediyorum. Orada yürürken kim bilir nasıl şiddetli bir deli haline geldim?...”
Yaşamın mutlu, iyi yanlarıyla buluşmada bir engellenmeler silsilesi alıp başına giderken, söz konusu olumsuzluklar ise adeta bedene yansıyor. Aslında metindeki başat karakterin ‘kambur, çelimsiz, eğri, kısa’ bedenini bir metafor olarak da görebiliriz. Aynı metaforun bizim ve yaşadığımız kentin de bir gerçeği olmadığını kim söyleyebilir

Radikal Kitap eki;

Hiçbir şey aynı kalmıyor

http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=1039780

ERDAL DOĞAN


Radikal Kitap / 11/02/2011
Ahmet Coşkun 'İspinoz'da okuru, bir bebeğin ruhsal dünyasına doğru yolculuğa çıkarıyor... Çevresinde tanımaya başladığı 'ilk'leri, nesnelerle, mekânla kurduğu ilişkiyi anlatıyor
Sigmund Freud’un ardından psikanaliz tarihinin en etkin kuramcılarından biri kabul edilen, ‘nesne ilişkileri’ okulunun kurucularından Melanie Kleine’ın ‘Çocukken Başlar İsyan’ kitabındaki en önemli tezi, esere verdiği adla başlar. Kleine isyanın başlangıcını ‘çocukluk’la belirlerken, acaba travmayı da bu isyanın nedeni olarak tartışabilir miyiz? Bebeklikte mi başlar travma? Hayatı keşfe dair atılan ilk adım bir travma mıdır? Her tanışma, her bakma ve her ilk görülme? Yakalama ve yakalanma... Bebeği çocuğa, çocuğu da isyana mı sürükler?
Ahmet Coşkun ilk romanı ‘İspinoz’da okuru, dokuz aylık bir bebeğin ruhsallığına yolculuğa çıkarıyor… Kendinde ve çevresinde tanımaya başladığı ilk’leri, nesnelerle, mekânla ve erişkinlerle kurduğu ilişkiyi eril bir pencereden, bir fotoğrafın anımsattıkları bağlamında yansıtıyor.

Hayat hep geleceğe kurulu
Kitap, İspinoz’un dönüşümleriyle ilerlerken, aslında yaşam boyunca karşılaştığımız nesne ve kurduğumuz imgelerin de nasıl dönüştüğünü görüyoruz. “Hiçbir şey aynı kalmıyor”, cümlesindeki basitliğin İspinoz’daki karşılığı; evet hiçbir şey aynı kalmıyor ancak gördüğümüz ilk hal, kurduğumuz ilk hayal ve bedenimizi yaralayan ilk imge, ilk hikâyemiz de ruhumuzda işgal ettiği yerden çekip hiçbir yere gitmiyor. Velhasıl İspinoz orada duruyor, sahibini bekliyor.
Ne var ki hayat saati hep geleceğe kurulu… Bu minvalde geçmişle karşılaşmak, hele hele bebekliğin bir anıyla yüzleşmek ne kadar mümkün? Ahmet Coşkun İspinoz’da, bu gerçekleştirilemediğinde erişkinin hayatının ne kadar sakat yol alabileceğini gösteriyor. Bunu, kurmacanın sınırlarını zorlayarak ve bebeklik oyunlarıyla veriyor. Öyle ki, bu oyunların bir adım sonrası yukarıda belirttiğimiz gibi isyanlar oluyor. Kleine’ın tezini desteklercesine… Oysa İspinoz’da en çarpıcı olansa; 9 aylık bir bebeğin ‘dışarısı’yla ilk tanışmalarının gerçekleştiği hole mahremiyet gölgesi düştüğünde, isyanın bazen bebekken de başlayabileceğidir.
Çünkü o bebek, annesinin bir kuş tüyü ile gerçekleştirdiği küreteja o holden tanık olmuş ve erişkinliğe, bebeklikten o tanıklık miras olarak kalmıştır. Yazar, aslında kitap boyunca bize bu mirasın izlerini sunar. Bulduğu her boş kağıda sürekli kuş resmi çizen bir erişkin portresi çıkarır karşımıza. İspinoz deseninin aslında, hatta ve hatta İspinoz’un kendisinin, bir tüyden başka bir şey olmadığını gösterir. O holden görülen tüm nesneler ve o holden geçen tüm kadınlar erişkinliğe kalacak bir travmanın tamamlayıcı unsurları olmaktan öteye gidememektir.
Oysa psikiyatrik yardımı gerektirmeyen kafa karışıklığını, titizliği, mutsuzluğu, beklemeye tahammülsüzlüğü, çok konuşmayı bazı zamanlar hepimiz yaşarız. Belki de bu kitapta olduğu gibi yaşadığımız psikolojik durumların sebebine yardım almaksızın bir gün kendimiz de ulaşabiliriz. Kitapta, kendi yaşantısı içinde sıradan bir kahramanının tesadüfen karşılaştığı bebeklik fotoğrafı ile yaşadığı birkaç dakikalık trans durumu ile kahramanımız bir bakıma fotoğrafın içine dalmış ve çekimin yapıldığı gündeki yaşananları hatırlamıştır. O birkaç dakikalık trans durumunun ardından yeniden, ama başka biri olarak hayatına geri döner. Bebeklikte karşılaştığı annesinin bir davranışını, kendi başına gelenleri İspinoz kuşu benzetmesi ile sürdüren kahramanımızın zaman zaman fotoğrafta karşılaştığı diğer kahramanları, mekânı, eşyaları bir tartışma sürecine de soktuğu söylenebilir. İsyanı çocuklukla başlatan nesneler okulu kurucusu Kleine’ın bebeklik travmalarını nasıl değerlendirdiğini gerçekten merak ediyorum. Çünkü Coşkun’un kitabında da gördüğümüz gibi travmalar ve isyanlardır erişkinliğe bırakılan, tartışma sürecine dahil edilen…
Bir kurmaca eser bu kadar bilgilendirirci olmalı mı peki? Buna verilebilecek yanıt şu: edebiyatta yaratılan her kahramanın en büyük iddiası varoluşundaki yeniliktir ve bu varoluşun kendisi bir bilgidir.


Kitabımın yerel basında eleştirisi;

Kocaeli Demokrat Gazetesi, Biz Kocaeliyiz. Haberler, arşiv, yazarlar
demokratkocaeli.com

 

 Fransız Balkon’da içsel bir yolculuk



 
 

 
Mevlüt SOYSAL mevsoy_83@hotmail.com
Acıdaki haz üzerine
“HAZ” dediğimiz iki adet meyve:
...
Acı ve zevk…
Tadını hissettiren en çok hangisi olur?
Dahası…
Haz bittiğinde;
Geriye “en çok varlığını” bırakan hangisidir?
Düşünün…
Acı mı; yoksa zevk mi?
Yanıt konusunda herkes hem fikir değil mi?
“Acı…”
***
Aydınlık’ın kitap ekini okurken, Ahmet Coşkun’un “Fransız Balkon” adlı eserindeki şu sözler dikkatimi çekti:
- Gerçi korkarak yaşamış olsam da acı çekmek tadabildiğim tek duygu. Acı çekmekten tamamen kurtulmayı bu yüzden isteyemem…
Bir mermi gibi yerleşti beynime cümleler…
“Acı”yı düşündüm…
Tuhaftı…
Zaman, zevklerin verdiği hazzı azaltırken; acının verdiği hazzı ise aynı bırakıyor ya da çoğaltıyordu…
 

Mevlüt SOYSAL mevsoy_83@hotmail.com
Acıdaki haz üzerine
“HAZ” dediğimiz iki adet meyve:
...
Acı ve zevk…
Tadını hissettiren en çok hangisi olur?
Dahası…
Haz bittiğinde;
Geriye “en çok varlığını” bırakan hangisidir?
Düşünün…
Acı mı; yoksa zevk mi?
Yanıt konusunda herkes hem fikir değil mi?
“Acı…”
***
Aydınlık’ın kitap ekini okurken, Ahmet Coşkun’un “Fransız Balkon” adlı eserindeki şu sözler dikkatimi çekti:
- Gerçi korkarak yaşamış olsam da acı çekmek tadabildiğim tek duygu. Acı çekmekten tamamen kurtulmayı bu yüzden isteyemem…
Bir mermi gibi yerleşti beynime cümleler…
“Acı”yı düşündüm…
Tuhaftı…
Zaman, zevklerin verdiği hazzı azaltırken; acının verdiği hazzı ise aynı bırakıyor ya da çoğaltıyordu…
ikon: Facebookikon: Twitterikon: Google+ikon: e-postaikon: arat
alt ok

Şiirlerim

Ahmet Balad


Son şiirlerimden bazıları...

Böyle

Ahmet Balad
Kar yağıyor
Sokağa çıkma yasağı
Aklıma daha güzeli gelmeli
Daha iyisi
Üç aylık bebeği
Sarı mermi çekirdeğiyle delme
Pirinç kurşun gömleğiyle ısıtma
Olmuyor böyle
Kolum uzanamıyor, kısa
Parmak uçlarım parşömen
Ürperen beyaz karanfil
Aç, açıkta
Bu rezillik bir kibir
Eşikte dikilme bari
Sahiden çıldırayım
Gideyim sevinçle
Döneyim sevinçle
Kar yağıyor
Çocuklar öldürülüyor
Akla daha güzeli gelmeli

Aralık' 2015
İstanbul
Varlık Dergi


Berfin

Ahmet Balad
Koğuşta
Beceriksizler cem’i
Ruh eğri
Söz yokuş
Ayna kırığı göz
Ayna kırığı bakış, tık nefes
Tiftiklenmiş duyuş
Berfin
Kulak zarı, kar tanesi
 
Ring aracında unutuldum
Kapısı da açık
Çabalıyorum
Koğuşa dönmek için
Bir bitsin bakalım, tamamlansın
Gardiyan muhabbeti
Helâ kullanmayınca
Pantol ütüsü de kırışmıyor
Kapı, hacet bana uzak
Kapı da belki kendi kapanır
Gerçi bu sabah sis vardı
Rüzgârı beklemek hayal işi
İstanbul’da Gürültü Tanrı’ylayım
Konuşarak sağır olmaya çalışıyorum
Rüzgârı otoparka bağlamışlar
İki kolu kelepçeli
Zinciri asfaltta
Asfalt mutaassıbı bir kara yılan o
Çorabımı sıyırıp
Başını topuklarımla
Ezmeyi deneyeceğim
Aklımı okuyacağım sonra
Vazgeçtim
Diş fırçalayacağım
Vazgeçtim
Kitaplarla pantol ütüleyeceğim
Susacağım bu hafta
Uçak
Kâğıt
Ekim
Ankara
Halay
Kelime kelebeği
Kelam sıcağı
Kuğu boynu
Dolayacağım boynuma
Koynuma
Koluma, bacaklarıma
Zedelesek birbirimizi
Boyunlarımızla
Savrulur zulüm göğe
Berfin
Kimse karışamaz sana
Dökülür kulak zarı, kar tanesi


Ekim' 2015
İmroz
Dünyanın Öyküsü Dergisi