Birgün Gazetesi, Notos, Aura, Akıl Defteri...
Son zamanlardaki bazıları...
Anlatıda Mekân ve Mesafe
Anlatının tarihselliği, ertelenen eylem ve bu eyleme olan tepki
ile izlenebilir. Örneğin; çocukluk çatışmasında(ödipus) ya da geriye
döndürülemez o ilk sahnede (fabulada:hikayede) gösterilememiş o ilk tepki
(agresyon) ile, bu tepkiyi baskılayan ilişki (nevroz), “eksiksiz bir
tarihsellik” süreci olup, tüm zamanlara simetriye edilebilir. Umarım başladığım
sözün melodisi ve ritminin sağladığı zevke dalıp, anlamı erteleyerek, onu
bıraktığım yerde unutmuş olmam. Zira zaman; göz ardı edilen ölümcül istikrar.
Konu başlığında ilk göze çarpan, alışageldiğimiz “zaman ve
mekân” denklemde yer alan zaman kavramının dışarda tutulmuş olması… Zaman
kavramının, “mesafe” kavramıyla yer değiştirmiş olması. Bu değiş-tokuş, içinde hiçbir
sürpriz barındırmıyor olabilir. Ama bu tespitteki nedenselliğin peşine düşmek
yerine, onu kafamın bir köşesinde bekletip, öncelikle “oyalanmanın” keyfini
çıkarmayı tercih etmek isterdim.
Anlatıdaki değişmez nitelikteki kalıplar ve ortak bir işlev
sağlayan unsurları arasındaki mesafenin anlaşılması, sağlam bir olay örgüsünün(plot)
oluşmasını sağlar. Mesafe, salt somut bir çerçevenin konusu değil, fakat bu mesele
üzerinde bir soyutlama yapılacaksa bile, bu kavramın gerçeğe yol almasını sağlayacak
metinlerin yaratılması muhtemelen daha anlamlı, daha işe yarar. Özellikle edebi
metinler ve nevrotik içeriğin dile getirilme durumu, yani anlatı tastamam böyle.
Hatta bu metinlerin matrisinin kurguya dayanmasının da bir sakıncası yok. Çünkü
belki de sadece edebiyat aracılığıyla farkına varılmış (soyutlanabilmiş) bir
mesafe gerçekliği değiştirir, özneyi anlamla buluşturur.
Anlatının tarihselliği, ertelenen eylem ve bu eyleme olan tepki
ile izlenebilir. Örneğin; çocukluk çatışmasında (ödipus) ya da geriye
döndürülemez o ilk sahnede (fabulada:hikayede) gösterilememiş o ilk tepki
(agresyon) ile bu tepkiyi baskılayan ilişki, (nevroz), “eksiksiz bir
tarihsellik” süreci olup, tüm zamanlara simetriye edilebilir diye bahsetmiştim.
Yani, dünü, bugünü, yarını yoktur, zamandan bağımsız çalışır ve anlatı, kendini
her mekâna, her zamana ikame eder. Hikâye (fabula) eskimez bir türlü, fakat acının,
kişisel tarihteki hacmi dil ile kurguyla sürekli büyür, mit haline gelir,
devleşir.
Tarihsel olay ile onun betimlemeyle yaratılan metninin,
anlatıdaki rollerini birbirinden ayırt edebilmek; neden/sonuç, gösteren/gösterilen
bağıntısı kurmak da zor. Tarihsellik sürecini dinamik kılanın, tarihsel olayın
kendisi mi, hatırlama mı, betimleme mi, yoksa dil mi bunu tartışmak önemli
olabilir. Ama insanın biyolojik olarak zaten sürekli bir “geriye doğru sarma”
özelliği var. Tabi “boş ver gitsin.” diyebilseydi, işler başka olurdu. Gerçekliğinin
ürkütücülüğü olmasa, insan fantezik betimlemeden vazgeçebilir, her şeyi,
zamandan bağımsız unutan, kafaya takmayan, bağışlayan, görmezden gelen bir
yaratık olabilirdi.
Tarihsel öykü ve onun fantezik betimlemesi kadar, anlatıcının,
dinleyen ile arasındaki ilişkisi de önemlidir. Yani paylaşma ihtiyacı ile
dinleyen/anlatan/, okur/metin ilişkisinde, tarihsel gerçeklik daha başka bir
sürece de dâhil olur. Tarihsel öykü ve onun fantezik betimlemesi kişiseldir, birbirinden
farklı hale gelmiş ve zamandan bağımsız işlediğinden bahsetmiştik. Oysa anlatı
sürecinin bir ilişkiye dâhil olmasıyla, tarihsel öykünün zaman ve mekânı
sınırlanır. Tarihsel öykü anlatı sırasında şimdiki zamanın konusu haline gelir.
Dolayısıyla anlatı ve metni somutlanır/bedenleşir (Corporate, Body). Tarihsel
öykü, anlatı sürecinde, zaman ve mekân değiş tokuşu vaadi sayesinde dinamik bir
hal de alır. Kendini yeniler, güncelleşir.
Peki, mesafe değiş tokuşu da gerçekleşiyor olabilir mi?
Anlatıcının kendi metnine mesafesiyle, dinleyenin o metne
mesafesi kaçınılmaz eşit değildir, ama asıl trajedi farkına varılamamış hiçbir
mesafenin kaygı yaratmamasıdır. Eğer anlatıcı metnin içeriği ile mesafesinin
farkında değilse, içeriğin nesnesi haline gelir, “saçmaladığını bilmez”.
Dinleyen de “can sıkıntısı yaşar, terkedildiğini düşünür”. Çünkü kavranılmış
(soyutlanabilmiş) bir mesafe somut gerçekliği kesinlikle değiştirir.
Aktarım, yani paylaşma ihtiyacı (zaman ve mekân değiş-tokuşu)
sayesinde anlatıcı metnin doğasına önce nesne olarak dâhil olur. Anlatıdaki
betimleme ve metafor sayesinde kurguya dönüşen tarihsel gerçeklik, anlatıcıyı
da dönüştürür ve onu sonradan özne haline getirir. Sonuçta insan, betimlenmiş
tarihi olay (kurguları) aracılığı ile özneleşebiliyor. Ama “özne insan” sadece
bir model aracılığı ile kendini sahneleyebiliyor. Bu çoğunlukla simülasyon
modelidir. Hasta olmak/hasta taklidi yapmak, araştırmacı olmak/bilim adamı taklidi
yapmak aynı zamanda sürekli ikircikli bir ilerleyişe sahip... Şikâyetini ya da
arzusunu tarif edeni, bir dramatizasyona (abartıya) mecbur bırakan çatışma ve
direnç, tarihsel öyküdeki trajedi yüzünden zaten hep var. Anlatıcının hayal
kırıklığı, metniyle mesafesini kavradığı, “gerçek” ile karşılaştığı zamandır.
Anlatıcı, metni ile mesafesini değiştirebilir. Anlatı eyleminde, anlatıcının metni
ile mesafenin değiştiği mekân, yazma eylemidir. “Söz uçar, yazı kalır” da
olduğu gibi. Anlatan, sözünün yörüngesine kadar uzaklaşabilir. Yana döne,
dolanıp durur çevresinde. Bence bu ideal bir mesafe…
Ekim-Kasım 2017 Notos Dergi
Ahmet Balad COŞKUN Akademi Meselesi
Halihazırda sürdürülen eğitim faaliyetlerinin metinleri arasında bir bağ ya da bağlam sorunu barındırdığını kendi adıma söylemiştim Akademi kavramını esas olarak 'metinler arası mesele' nin bir çözümü olarak görüyorum. Anlatmaya çalışayım; Farklı metin anlatılarının giderek birbirinden koptuğu, nihayetinde istese de diğeriyle temas kurmayı beceremediği, hatta tam tersine içe kapanık yapıları itibariyle de her biri ayrı bir iktidarı murad edecek şekilde yol almaktadır. Oysa tam tersi olmalı diye düşünüyorum. Yoksa insanı parçalarına ayırmış oluruz. Temassız, dokunuştan uzak bırakır ve onu yarım kavrarız. Kurulması gereken metinler arası ilişki için psikanaliz, edebiyat ve sinema metinlerini örnek vereyim. Psikanaliz metnini edebiyat ve sinemayı anlamak için bırakın bir ara metin olarak yan yana getirmeyi düşünmek, tam aksine edebiyat ve sinemanın en erotik kısmıyla ilişkilendirmenin esas olarak gerekli olduğu kanaatindeyim. Tersi için de böyle... Kimi zaman yoksulluk, sınıf, kimi zaman yalnızlık, varoluş, zaman olacak bu erotik öz. Elmayı ikiye ayırarak tohumunu, çekirdeğini göz önüne sermek gibi. "Bilgi" de "Açıklık" da bu, "gerçekçilik" de "özgürlük" de ... "Metinler arası ilişki" yeniden inşa edilebilir. Her metin kendi üreme özünü diğer metne olgunlaştırmalı, hazırlamalı ve temasa geçmeye zorlamalı. İki metin böylece ölümü göze almış olacak. Bir yenisi doğacak...
İzninizle akademi kavramını tartışmaya devam edeceğim. Ne olup, ne olmadığını...Belki de aşırı bir kurcalama tutkusu bu. Çocuksu bir sınırları test etme dürtüsü... Çoğunlukla aşırı anlam yükleme çabası sayesinde tartışılan kavram gerçeklikten koparılmış olur ya! Bakalım ne olacak? Öyle gerçekleşse de, konuşuyoruz, tartışıyoruz sonuçta. Eş zamanlı bir pratik zorunluluk gerekmiyor. Enerjimiz soyutlama düzeyinde bile bitebilir. Ses kısıklığı en fazlası... Limon, zencefil, sıcak yağmur suyu, karabaş otu, arkadaşlık terörü, melisa, mercan köşk, ıtır, lavanta, nane, kekik, biberiye, yabani ada çayı, ve gümüşlük papatyası... Önemli olan can sağlığı...
Akademi kavramı "metinler arası kopukluk sorunu "nu çözmeye yetecek bir anlama kavuşturulabilir mi?
Üniversiteler farklı metinleri biçimsel olarak yan yana getirmiş gözükmektedir. Edebiyat, tarih, psikoloji, sosyoloji...Biçimsel bir yan yana geliş fakat. Aynı bina ve aynı başlık(üniversite) altında toplanma sadece...Birliktelik, "birleşme" yi sağlayamamıştır. Birleşme çabası için yarı yol bilgileri üretmişse de bütünü oluşturmadaki beceriksizliği yüzyılı buldu artık. Eğer ve ancak: Metinler arası ilişki dinamik bir yapıda yeniden çatılırsa "yeni bilgi" üretimi gerçekleşebilir. Diğer taraftan da akademi kavramı bu konuda bir çözüm önerisi olarak yüzyıllardır bilinmesine rağmen, anlamındaki kafa karışıklığı büyük bir engel. Akademinin dinamik yapısı ile kastım, yaşam ve ölüm ilişkisini barındırması... Psikanaliz karşılığı Eros ve Thanatos... Halihazırdaki metin karşılaşmalarını ayna ilişkisinde açıklamaya devam edeyim.
İnsanın ayna merakı önemli bir konu. Aynadakinin kendisi olduğunu, diğer anlamıyla orada bir "ötekinin (başkası anlamında daha çok) varlığını" yadsıması onu diğer gelişmiş canlılardan farklı kılıyor. Kedi, köpek ve insan yavrusu (bebek) için bu durum tam tersi. Ayna görüntüleri onlara her zaman yabancı, ötekidir. Onlar görüntüyle ilişki kurmaya kalkışırlar. Zahiri görüntü onlar için cinsel ve dolayısıyla saldırgandır. Zahiri görüntünün insana tanıdık, bildik, zararsız görünmesi bir "biçim modeli ile zehirlenme" sorunu sanırım. Aynaya sırlayan her zaman erkek, eril bakıştır. İğdiş edilen tüm cinsel kimlikleri yok olan görüntü zararsız hale gelir. Canlılığın erotik özü ayna görüntüde saklı haldedir. Zahir olanın, sahiciyi arzulayamayacak sanılması çok önceden kavranmıştır, Ayna görüntünün karşısındakini yeme ve cinsel ilişkiye kalkışamayacağı bilinçtedir. Buradan hareketle bugünkü halimiz (bilinç), erotik özümüzün zahiri biçimidir (bilinçdışı). Yani bilinç, artık bir bakıma aseksüeldir. Kedi, köpek, insan yavrusu için zahir ve sahih karşılıklı arzulama halindedir. Bilinçdışı yüzleşmesidir. Model ve metodolojileri sayesinde bilinç geliştikçe erotik öz bilinçdışına itiliyor. Bir tecavüz sahnesi, savaş ile karşılaştığında insan bunun kendi içinde değil, dışarıda ve ona temas eden bir "yabancı" olduğunu düşünüyor. Metinler arası kopukluk sorunu da böyle görünüyor. Metinler birbirini ayna karşılaşması biçiminde kavramış durumda olması. "Öteki de benimle aynı düşünüyor", "farksızız" diyorlar. Olup biten hep arzusuzluktan... hep arzusuzluktan..
Yazdığımı okuyunca bir tekrar olduğunu gördüm, ama yine de yazacağım. Tekrarlayıcılığın budalalığı... Olan kavrama değil, kavramla uğraşana oluyor...Sadece ses kısıklığıyla kalsaydı.



