Translate

18 Mayıs 2019 Cumartesi

https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/05/16/gulusun-curumus-mentesesi-ve-savasin-imgeleri-yerde-kalmak-tokezlemek-dusmek/

20 Şubat 2019 Çarşamba

Notlar

"belirsizlik, yalnızlıkla sevilebilir, iyi biliyorum birbirini tüketemiyorlar." "kendi kendine konuşmak yetmiyor, yalnızlığı yutkunmak için yazmak lazım." 19'şubat 2019
"Edebi müdahale, belirsiz olanı sakatlamama, onu ilk haliyle hayatiyetini devam ettirme yeterliliği taşımak durumunda. Aksi halde gölgede olanın üzerine flaş patlatmaktan bir farkı kalmaz."

"Belirsiz olanı bulunduğu zaman ve mekandan tutup bilince çekmenin öfkeyle güdülü olduğu akla gelmeli." "Eğer bir rüya durumunda değilsek belirsizliğin karşısındaki yegane tutum çoğunlukla yorum yapmadır ki, bu da öfkeye kapılmanın en yaygın hali."
"Bilinçdışını, dilden ziyade  sözcüğün enginliğe ya da 'belirsizliğe' sürgün edildiği yer olarak kavradığımızda, yumulmuş bir eldeki boş bir avucun ısısını düşlemenin ve hissetmenin güvencesi de temin edilmiş olur." Sözcüğü muktedir kılan şey, onun belirli bir alanı kapsamaktan daha çok içine düştüğü mekanın sınırlarını belirsizleştirme etkisi olabilir. Üstelik sürgün edildiği yer dil ve anlam dahi olmayabilir."

"Bir şeyin biricikliğine, yani 'yeri doldurulamaz' oluşuna karakter veren insani niteliği tartışmaya açan psikanaliz, bu karşı çıkışa eş zamanlı olarak kendini de katar." 16'şubat 2019 "Hakikat alanını salt rasyonelliğe terk etme ideanın çöküşünü öyle hızlandırır ki, herhangi bir edebi müdahalenin zamanı çoktan geçmiş olabilir." 13'şubat 2019 "Ölüm gibi bir eksiklik barındıran nesne sınırlı ima ve imajinasyon kapasitesine sahiptir. 'Tamamlanmışlık' hissinin geçiciliği her ilişkide akılda tutulmalı, aksi halde psikoz kaçınılmaz." "Eksik olanı tamamlamaya sevk eden güçlü güdü simbiyöz (karşılıklı doyurulma) fantezisine zorlar, diye anladım." 05'şubat 2019 analitik eleştiriyi şeffaflık yaratma imkanı gibi görmek en kötüsü de metni sadeleştirme işleviyle kullanmak yerine karmaşık yapının unsurlarını eşit ölçüde belirginleştiren ve okura hiçbir 'kolaylık' teminatı vermeyen bir yöntem gibi düşünmek önemli.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Neoloji, dil, Latife Tekin edebiyatı incelemesi

http://www.mevzuedebiyat.com/manves-city-ve-suruklenme-uzerine-birkac-soz/



Yazar Ahmet Balad Coşkun ile İrem Uzunhasanoğlu Söyleşisi
8 Aralık 2018

Latife Tekin’in Can Yayınları tarafından yayımlanan son iki kitabı Manves City ve Sürüklenme üzerine psikiyatr ve yazar Ahmet Balad Coşkun ile söyleştik. Tekin’in eserlerini psikanalitik yaklaşımla irdeleyen Coşkun’a, Manves Kasabası insanlarını ve onların yaşam biçimlerini sordum.
Sorularımı yöneltirken aklımda son romanları Manves City ve Sürüklenme vardı elbette, fakat Gece Dersleri ve Berci Kristin Çöp Masalları’ı da tüm bu psikanalitik okumalardan payını alıyordu.
Manves City’de toplumsal cinsiyet rolünü benimseyen, doyumlarını erteleyen, otoriteyi kabul eden ve aile bağları ile toplumu yeniden üreten bir kasaba dolusu insan vardı. Hazzı ve arzuyu bilinçdışına atan bir toplumda karşılaşabileceğimiz tüm tuhaflıklar Erice’de karşımıza çıkıyordu. Freud’a göre oğlan çocuğunun annesinin bedeniyle olan yakın ilişkisi ve arzusu, kız çocuğunun libidosunu babasına yöneltmesi ve aşılamayan ödipal dönem ileride ne gibi sorunlara yol açıyor sorusunu her iki metin de cevaplayabiliyordu.
Her iki romanı da okurken altmetinlerin, eserlerin bilinçdışı olduğunu düşündüm. Eserin söyledikleri kadar altmetinde söylemeye çalıştıkları onu daha da değerli kılıyordu. Freud bu yaratım sürecini sanatçının tıpkı nevrotik bir hasta gibi gerçeklikten kaçıp hayal âlemine sığınması olarak tanımlıyordu. Sonuçta sanatçının gücü okura geçiyor ve okur da haz duyuyor. İşte Latife Tekin’in yazdığı romanlarda onun altmetinleri ve bilinçdışı bize bu hazzı veriyor, bizi dinginleştiriyor ve sonuçta ortaya devrimci eserler çıkıyor.
Konuyu daha fazla uzatmadan sözü Sayın Ahmet Balad Coşkun’a bırakıyorum.

Sayın Ahmet Balad Coşkun merhaba. Latife Tekin’in son romanları Manves City ve Sürüklenme üzerine gerçekleştirdiğiniz sunumu izledikten sonra sizinle bu konuyu biraz daha derinleştirerek konuşmak istedim. Kabul ettiğiniz için size bir kez daha teşekkür ediyor ve şöyle başlamak istiyorum: Latife Tekin’in eserlerine baktığımızda birçoğunda yoksulluk teması, işçi sınıfının zorlukları, kapitalizmin insanlık üzerindeki etkileri, kadına şiddet/aile sorunları ve gasp edilen işçi hakları gibi öğelerle karşılaşırız. Son iki kitabında ise Erice kasabası üzerinden doğanın tahribatı, talan edilmiş tarlalar, ismi değiştirilmek suretiyle başkalaştırılmış mekânlar ve güvencesi olmayan işçi sınıfıyla karşılaşıyoruz. Tüm bunların ışığında her iki eser de psikanalitik yaklaşımla okunabilir mi ve okurun çok katmanlı metinlerle karşı karşıya olduğunu söyleyebilir miyiz?
Merhaba, ben teşekkür ederim, fırsat buldukça Mevzu Edebiyat’ı takip ediyorum, elinize sağlık. Evet, Latife Tekin edebiyatının kapsadığı alanları ve birçok edebiyat okumasına uygun olduğu sorunuzla iyi tarif edilmiş görünmekte, katılıyorum bu özetinize. Öncelikle şu kadarını söyleyeyim, psikiyatri, psikoterapi pratisyenliği, psikanaliz ve edebiyat okuru olmak hariç, yazarlığı kısıtlı olan biriyim. Evet, Latife Tekin metinlerinin tümü, psikanalitik edebiyat okuması için kesinlikle çok uygun. Dilinin metaforik örgütlenişi, gözden kaçsın istemem söz dizimi özellikle farklı, ilk olana çok yakın, sonra hikayenin olay örgüsü çok sahici, gerçek demiyorum ama. Daha öncesinde Gece Dersleri adlı eseri üzerinde çalışmış, detaylı notlar almıştım, Latife Tekin ve psikanalitik edebiyat kuramına ait dokümanlar birikiyor. Üzerinde çalıştığım romanım bir türlü bitmiyor bu arada.

Latife Tekin metinleri için “gözden kaçsın istemem, söz dizimi özellikle farklı, ilk olana çok yakın” dediniz, bunu okurlarımız için biraz daha açar mısınız?
Evet, öyle dedim, psikanalitik edebiyat kuramı açısından önemli buluyorum Latife Tekin’i. Bağlaçlar ve sunuş (shuzet) meselesi yani… Psikanalitik edebiyat kuramı hipotetik bir alan, bu özelliğiyle özneyi belirti (semptom) karşısında kendini korumada olanaklı kılıyor. Demem şu ki, size verdiğim ipucunu kişisel yorumlarla açıklayacağım. Şöyle; diğer eserlerinde olduğu gibi Manves City’de de metne serpiştirilmiş mektuplar ve bağlaç olarak sıkça virgül kullanılarak oluşturulmuş uzun, kusursuz söz dizilerine ait bu iki özellik yazarı da karakterize eder ve onun hikâyenin sunuş (shuzet) biçimini oluşturur. Latife Tekin virgülü imla ve yazım kurallarının sınırını test etmeyi denemek isteyen bir arzuyla kullanır. Yine metnin içine seslenmenin bir yolu olan bu kroki ve sunma teknikleri, aynı zamanda arzunun kendini ifade etme ve sürdürme biçimidir. Mektuplar, metnin içine yol alan ses yankılanmaları oluşturması dışında, okurun zihninde şimşek çakması gibi bir görüntü yankılanmasını da imajine ettirir. Böylece nesnenin ima ve imaj kapasitesi kapsamlı metaforize edilmiş olur. Yazarın bu tekniği okurun kendi psikoseksüel süreçlerini uyaran, okuma eylemini diri tutan bir özelliğe sahiptir.
Esas cevab-ı soruya gelecek olursak da; Latife Tekin metinlerinde virgül, aktarım- karşıt aktarım birlikteliğinin simgesel karşılığı gibi okunabilir. Hatta virgüle bir metaforik eklem olarak bakıldığında, kendinden önceki ya da sonraki cümlenin anlamını kısıtlayan ya da artıran hiyerarşik bir sorumluluk edinmediği kolaylıkla anlaşılabilir. Onu geçirgen, şeffaf, yani tarafların metaforik anlamlarına ait iskelet ağırlığını yumuşatan bir virgül olarak düşünebiliriz. Virgülün geçirgenlik ve yumuşatma özelliği yanında, anlamı hakikatle buluşturmaya vardırabilecek bir hareketi yaratma gücüne de sahip olduğu söylenebilir ki, edebi metni erotize ve dinamik kılar. Size bir şey söyleyeyim mi “biraz daha açar mısınız ?” yerine “sadece bunu konuşsak” demeniz daha doğru sanki. İşte böyle…

Latife Tekin, Manves City’de “Erice’de herkes herkesin üveyidir -kendine bir düzen kurana kadar başlarının üstünde yeri vardı- bir mahalleye girseniz silme akraba, hepsi üvey” (sf:27) diyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Üveyliğe ait bir duygu biyolojik olarak öz olunsa da insan hissedebilir, hissettirilebilir. Etnik, kültürel, sınıfsal, cinsiyet ve hatta cinsellik konuları da dâhil edilebilir bu konuya. Ama öncelikle şunu söylemek isterim, bir mekânı, yani Erice kasabasını tümden üveylik üzerinden kurgulamak çok etkileyici. Bir de üveylik hikâyesini olay örgüsüne mekanik olarak eklememiş Latife Tekin. Sanki metin ilerledikçe yazar da öz halinden tadına vara vara eserine ve kendine üveyleşiyor. Diliyle, duygusuyla… Neyse, psikanalitik okuma çalışmasına ait şu notları iletmiş olayım. Kitap, kalem, defter elimde çok şükür…
Üvey ve öz olma halinin kuşaklar arası konumu, bastırılmış olanın geri dönüşü şeklindedir. Üveylik konumu edebi metnin metaforik betimleme sürecinde belirsizliğe maruz kalmaktadır. Edebi yeterlilik için gereklidir ve bunun psikanalitik çalışmanın özelliklerinden olduğunu unutmamak lazım. Belirsizleştirme, belirsizliğin kıyısına davet etme yani. Başka bir konu bu da… Devam edeyim; bazı ruhsal çatışmaların giderilmesi sırasında gerçek anlamda üvey olunmasa da benlik (ego), o duyguyla fanteziye edilebilir. Latife Tekin bu eserinde temel hikâyeyi ve masterplotunu “üveylik” ana fikriyle çok iyi desteklemiştir. “Herkes, herkesin üveyidir” diye metnin içine seslenen ve yankılanarak mekânı sınırlayan ve metnin biçimini (beden yapıt) estetize eden bir cinsel arzudur o aynı zamanda. Bu okumayı doğrulayan bir örnek de şu olabilir. “ Eda’nın varlığını uzun süre içi kaldırmamış, gözleri yüzüne bakmayı, elleri saçını okşamayı reddetmişti. Ta ki, ateş içinde boğulurcasına öksürdüğü o geceye kadar. Fabrikadan öyle yorgun dönmüştü ki Eda öksürdükçe uyku onu dibe çekiyor, kızcağızın gittikçe boğulan sesiyle rüyadan uyanıp hayallere sürükleniyordu, birdenbire Eda’nın ölebileceği korkusuyla yatağından sıçrayıp bağrına basmıştı onu. Bir daha da canından ayırmayıp kendinden bilmiş.”(Sayfa 31. Manves City/Latife Tekin). Yazar; üvey kızı Eda’ya bilinçdışı ensestiyöz arzudan ürküp, ona dokunamayan Ersel’in bu duygularını yansızlaştırması için, kendi ateşlendiği bir dönemi kızının hastalandığı bir dönemle buluşturmuştur. Ersel’in ilgisizliği, yorgun işten gelişi bilinçdışı ensest korkusunu gidermek için hatta ölmesini istediği rüyalar gördüğü sahne, kendi üvey oluşuyla, üvey kızı Eda’yı yücelterek özdeşleştirerek kendisini dengelendiği bir yan sahneyle ele alınıyor. Ersel’in iki değerli (ambivalance) cinsel inşasının hangi dinamik ilişkiler sonucunda oluştuğunu bu iç diyaloglar yeterince anlatıyor. E, bu da böyle…

Bunu harikulâde örneklediniz, epey doyurucu bir cevap oldu, teşekkür ederim. Bir de şunu merak ediyorum; Freud’a göre insanlar haz ilkesinin, gerçeklik ilkesi tarafından bastırılması sürecini yaşamak zorunda kalırlar ve bu baskı -özellikle bazı toplumlarda- onları hasta edecek kadar ağır olabilir. Yine Freud’a göre insanoğlu cinsel hayal kırıklıklarına bilinçdışı bir çıkış noktası bulabilir. Bu iki teoriyi göz önünde bulunduğumuzda Manves City’deki kahramanları ve erotik göndermeleri değerlendirebilir misiniz?
Bu sorunuzu bir örnek üzerinden sürdürmemiz yapacağımız edebi analiz sürecini kolaylaştıracaktır. Şöyle; Çocukluğunda anne ve babasının çatışmalı cinsel ilişkisine tanık olmuş bir çocuk, yetişkin duruma geldiğinde bu anısını; “küçük yaşlarında anne ve babasının kavga ettiği, bu yüzden günlerce ağladığını, evden kaçtığını, başkalarına sığındığını, …” şeklinde ifade eder. Bu anlatı dili metaforik olmasına rağmen ideal olanı hafızadan baypas eder ve fantezik betimleme işleminden geçirir. Yetişkinin sahip olduğu dil, çocukken ihtiyacı olan ideal aileyi dolaylı olarak işaret ederken, hikâye taslağını (fabula; hayvani hikâyenin ilk hali) kendinden sakınarak (bilinçdışında tutarak) anlatmaktadır. Psikanalitik okuma ise daha fazlasını yapar; anne baba çatışmalı cinselliğine tanık olmanın, çocuğun cinselliğini fark ettiği ilk sahneyi söze (bilince) dâhil eder. Yetişkin, bir ömür boyu anne baba arasında karşılanmamış arzunun nesnesi olma ima ve imajinasyonunu bastırmakla meşgul olacaktır ki bu nevroz dediğimiz durumdur. Cinselliğin fark edilmesinin geriye döndürülemez oluşu, ilk sahne denen fotoğrafı karakterize eder, mühürler. Bu ima ve imajinasyonun dile dökülemeyen sahnesine hikâye taslağı ya da fabula diyebiliriz. Hayvani hikâyenin ilk hali… Hayvani, çünkü ensest arzu ve korku ikiliği, bilinçdışı arzu ya da saldırganlık ile ihlas etmiş hikâyedir. Hikaye taslağı (çocuğun cinselliğini bilinçdışı fark ettiği hali), değişmeceli dil ile genişler, hikayenin gerçek tarafına (yetişkinin çocukluk anısını anlattığı hali) yine metaforik dil ile eklemlenmiştir. Okur metne bu eklem üzerinden tutunabilir. Psikanalitik okuma, bu değişmeceli eklemi betimleme ve birlikte deneyimleme işlemidir. Okur bu ekleme tutunmayı başardığında okur ve metin, ilişki süreci boyunca birlikte sarsılır (Rezonans: Okur, metin sarsılması). Karşılıklı özne hali gerçekleştiği için hikâye okuma sürecinde canlı tutulmuş olur (Libidinal devamlılık). Umarım sorunuzun cevaplarını karşılayabilecek bir çerçeve metin oluşmuştur. Her iş böyle zaten konuş, konuş bitmiyor. Keşke konuşurken neolojizme savrulsak, saçmalayarak oyalansak…



Latife Tekin

Peki madem konu neolojizme geldi o halde meraklı okur için biraz da bunu açalım. “Fista fista ve Manves City” gibi uydurulmuş isimleri, yeniden yaratılmış sözcükleri, başkalaştırılmış sesleri, yarı-neolojik isimlendirmeleri, bir tür ilk dile yakın yapıyı; Latife Tekin edebiyatı ve psikanalitik edebiyat kuramı ilişkisinde anlatır mısınız?
Edebiyat çeyizliğimi açıp, anlatıları doğruca sandukaya yerleştireyim. Şöyle: “Meydan Lokantası/Meydan Yemek Dünyası” olmuş. “At pazarı kahvesi/Yüzde 100 Kahve” olarak isimleri değişmiş (Sayfa 26. Manves City/Latife Tekin Metin). İktisadi, sosyal değişimi kısmi neolojik isimlerle anlattığı kısımlar, okurun değişmeceli iç dünyasındaki kaygılara, kanca atarak (Hook) hikâyenin iktisadi/cinsel yan sahnelerine (okurda, fakir babanın çocuğu olarak yücelme ya da değersizleşme/ “… Domatesçi Halil’in oğlu…”) eklemlenmiş ve metinle birlikte sarsılma durumu gerçekleşmesine katkı sağlanmıştır. Latife Tekin kahraman isimlerini belirlemede bir tarihsellik (eşlik eden hafıza) gözeterek bu eserinin krokisini (masterplot) oluşturmuştur. Nergis ve Eda isimler ikiliğiyle; belirli bir zaman mekân kesitinin bir evveliyat silsilesinin ima ve imajinasyonuna nasıl temas ettiği ve oradaki sosyal, iktisadi, psikocinsel dönüşümün dinamik süreci bu isimlendirme tekniği ile çok iyi özetlenmiştir. Nergis (Nergis; eski, hikâyeye temaslı, ninesinin ismi gibi) ve Eda, Cesur … (Eda, Cesur ise; modern, anonim…) isimler ikiliği hikâyenin kuşaklar arası temasının kesintiye uğradığını anlatması bakımından da yazarın sözleşme ve plot’una uygun görünmektedir (Manves City/Latife Tekin). Gelelim Neolojizme:
Neolojizm ile türetilmiş değişmeli dil olan adlandırma tekniği (uydurma bir isim bulma), örneğin; Manves City. (Kitap adı/Latife Tekin). Yine “… balkonun hasır örgüsüne bir kuş konmuş ötüyordu, fista, fista, fista.” (Sayfa 93. Manves City) Türetilmiş adlandırmaların etimolojik kökeni, cinsel ima ve imajinasyonu üzerinde durulabilir. “… fista, fista, fista.”: Bu yeniden yaratılmış kelime sıralanışının fısıldama, usulca üfleme, söndürme, kolayca üzerinden sıyrılma, aralıklı gevşeme, kısa mesafeli fışkırma, salınma, kayma, kayganlık gibi feminen tonların baskın olduğu devinen cinsel tutum ve davranışlara ait simgesel ima ve imajinasyonları çağrıştırdığına ait yorumlar anlamı ve anlamayı kısıtlamaz. “… fista, fista, fista.”nın simgesel imaj (tahayyül) çağrışımları ise; kumaşta, iç çamaşırda, kırışıklıkların giderilmesi ya da onların dozunda müdahalelerle yırtılması, parçalanması olarak yorumlanabilir. Yine, cinsel eyleme hazırlık aşamalarını, yani yıkanmayı, tıraş ve bakım edimlerinin tamamlandığının imlenmesi. Bana kalırsa şizofrenik bir dil dahi olsa da neolojizm, tamı tamına metnin cinselliğinin santralizasyonu ve devamlılığını sağlamaktadır (Libidinal devamlılık) ki metaforik kapasitesi asla azımsanmaması gerekir. Yani neolojizm metinleri, okuru bir hayvani cinsel kur yapma davranışına ait ayna görüntüsünü taklit etmeye, daha doğrusu ona eşlik etmeye zorlar ki oyun sahnelenebilsin, bir deneyim edinilebilsin. Bir tür dileğin varsanısal doyumu gerçekleşmiş olsa da metin ve okur cinsel köklerine kadar birlikte sarsılarak bir deneyim edinir (metin-okur rezonansı).İleri şizofrenisi olan hastaların anlatılarındaki neolojizme ait dil figürleri metinlerini ne kadar değişmeceli hale dönüştürdüğünden çok (ki bana kalırsa öyle) onun metaforizasyon işleminin farklı bir aşaması olma ihtimali üzerine düşünmek özellikli bir çalışma konusu olurdu. Dilin neolojizm ile metaforize edilme meselesi “Delilik, Edebiyat, Dil” başlığı için de elverişli bir zemin. Neolojizm içeren değişmeceli dil metinlerinin okuma eyleminde anlam kesintiye uğrarken, okur melodi ve ritim duygusunun etkisine takılı kalır. Psikotik bir dilin ayna görüntüsüne maruz kalmış okur, neoloji üretme (saçmalamaktan) korkusu yüzünden özne niteliğini kaybedebilir. Hatta öfke ve karşıt aktarımına yenilip okumayı bırakabilir de (kopma; ruptur). Okurun, okuma eyleminden vazgeçmesi, metnin neolojizm ile metaforize edilmesi değil, yaratılmış uydurma isimlendirmenin barındırdığı ima ve imaj kapasitesindeki yetersizlik yüzündendir. Neolojizm (“Delice”) diliyle sahiciliğinin sağlanması bir edebi gerekliliktir -Latife Tekin ziyadesiyle şiddetli becerikli-. Aksi takdirde neolojizm yerine “Deli dili” taklidine düşme kaçınılmaz olur. Neolojizmle adlandırmanın cinsel ima ve imajinasyonunun yetersiz metaforize edilmesi sebebiyle de bir kopma gelişir ki, vallahi bu da okurun sorunudur, derim ve istifa ederim bu işten. Bu da böyle…
Yönelttiğiniz diğer sorularınızı yazılı olarak bana iletin lütfen ve hatta bugünden cevapsız yayınlayın, okurla birlikte üzerinde çalışalım, sonra hazırlanayım, yanıtlayayım, siz yine yayınlayın. Hem ben çalışma fırsatı bulurum bu sürede hem de okur başka şeyler yapabilir. Çok teşekkür ederim İrem, tekrar görüşmek üzere, sevgiler.
Sayın Ahmet Balad Coşkun’a kısıtlı vaktini bize ayırdığı için hem kendi adıma hem de Mevzu Edebiyat ekibi adına teşekkürlerimi sunuyorum. Evet, belirttiği gibi merak ettiğim iki soru daha vardı. Bunları hem meraklı okur yanıtlasın diye hem Tekin hakkında yazmak isteyenler yanıtlamak ister diye hem de metinler hakkında biraz daha düşünme payı kalsın diye buraya bırakıyorum.
  • Lacan’a göre “varlığın içini boşaltıp onu arzu haline getiren şey dildir,” tek bir nesnede nihai bir anlam bulamayışımızı, varlığımızın içindeki boşlukları ikame nesnelerle dolduruşumuzu hızla tahrip edilmiş ve değiştirilmiş Manves kasabası üzerinden nasıl yorumlarsınız?
  • Althusser, “Lenin ve Felsefe” kitabındaki bir denemesinde şu soruyu sorar: İnsan özneleri genellikle kendi toplumlarının egemen ideolojilerine boyun eğecek duruma nasıl gelirler? Buna yine Tekin romanları bağlamında nasıl bir yorum getirebilirsiniz?

9 Ocak 2016 Cumartesi

Gümüşlük Akademisi Vakfı

Ahmet Balad
 
 
Gümüşlük Akademisi Vakfı
 
"İnsan trajedisinin yörüngesine kadar uzaklaşabilir ancak."
Yakın temalı seminer
Ahmet Balad Coşkun
 
 
 




Gümüşlük Akademisi Vakfı
  Seminer Dizini
Programı
2016

          

Hiçbir metin bağımsız değildir”     

 

Hiçbir metin bağımsız değildir; insan davranışlarının bir yankısı olarak bütün metinler birbirleriyle ilintili, her biri diğerleri olmadan sınırlı, eksik ve öksüzdür. Tüm metinlerin kesişme noktası hayat ve hayata dair şeylerin coğrafyasıdır. Metinlerarası çalışmalar, paylaşımlar yeni metinlerin üretilmesi için elzemdir. Daha özgür metinler üretebilmek için bir “çokluk”a ihtiyaç olduğu düşüncesiyle Gümüşlük Akademisi Vakfı 2016 senesine yeni bir etkinlikle giriyor; seminerler dizisi...

Ve ilk tema dil; bilinçdışının, toplumsallığın dolayımlandığı, Özne’nin varlık alanı... Dil ekseninde farklı yazar ve araştırmacıları bir araya getirerek metinlerin birbirlerine eklemlenmesini sağlayarak metinlerarasılık sorununu giderme projesi...

Şubat-Nisan 2016 tarihleri arasında İstanbul’da, dil bağlantılı seminerlerin sunumuyla başlayacak projede, yaz aylarında “model anlatı”yı oluşturabilmek için Gümüşlük’te bir kez daha buluşma düzenlenecektir. Burada, bir havuzda toplanacak olan İstanbul seminerleri irdelenecek ve yeni metinler ortaya koymak için yeni oturumlar organize edilecektir...

Şimdilik heyecanlıyız...

 

Gümüşlük Akademisi Vakfı
       Danışma Kurulu

 

Seminer Programı (İstanbul)

 

07.02.2016  Erdoğan Özmen "Bilinçdışı ve Dil" 

21.02.2016  Çimen Günay-Erkol " Dil ve Şiddet"

28.02.2016  Burcu Alkan "Dilsizliğin Dile Gelişi"

06.03.2016  Senem Timuroğlu "Karanlık Kıta ve Dil"

13.03.2016  Ali Serdar  “İçimizdeki Kadın Korkusu”

20.03.2016  Melih Duygulu “Müzik ve Dil”

27.03.2016  Latife Tekin “Mırıltıdan Dilsizliğe”

03.04.2016  Gökhan Yavuz Demir ”Logos’un Zayıflığı Üzerine”

10.04.2016  İsmail GezginArkeoloji ve Dil”  

17.04.2016  Abdurrahman Aydın “İstisna, Dil ve Arzu”

24.04.2016  Ahmet Balad Coşkun "Sözdizimi ve Erotik Aktarım"

08.05.2016  Hakan Atalay “Beyin ve Dil”

15.05.2016  Haydar Ergülen “İlkelin Dili Olarak Şiir”

22.05.2016  Türker Armaner ”Wittgenstein ve Dünya”


Adres: Halaskargazi caddesi. Şen Palas Apt. No;6 Şişli _İstanbul

*Süre: 2 saat (konuşma süresi 75 dakika, tartışma 30 dakika, ara 15 dakika)
*Katılımcı sayısı: 50
*Ücret: Lisans öğrencilerine 25 TL, diğer 50 TL
* 3 (üç) seminere katılımda %15,  5 (beş) seminere katılımda %20, 7 (yedi) ve üstü seminere katılımda %25 indirim uygulanır.)
 
*Kayıt ve iletişim için:
info@gumuslukakademisi.org
www.gumuslukakademisi.org
 

                                                                                                                        


             Gümüşlük Akademisi Vakfı Seminer Dizini-II 2017
 



 YAKIN

“ Mesafe tanımlanamazsa, geliştirilemez, tamamlanamaz da…”

Farklı mekânı, zamanı, cinsiyeti, sınıfı, ırkı, rengi, düşünceyi merak ediyor olmamız çok muhtemel bir “yakın” sorunu… Eşle, çocukla, komşuyla, doğayla, ülkelerle ilişkiler çoğu kere problemli.  Bu alanlarda ortaya çıkan sorunlardan kaçabilmek bir yere kadar belki hâlâ mümkün ya da artık değil.

Belki de şimdiye kadar “yakın” kavramını göz ardı ederek yazdık, konuştuk, keşifler yaptık... “Yakın”, bir görme biçimine ait de olmayabilir. Gümüşlük Akademisi Vakfı 2017 senesinde de seminerler dizisini devam ettiriyor; “Yakın” temalı anlatılarla bu sorulara cevaplar arıyor.

Her bir disiplinde “yakın” kavramını tartışmak, aynı zamanda metinlerarası ilişkinin ve mesafenin de ele alınması anlamına gelebilir. Farklı alanlardaki yazar ve araştırmacıları bu ortak tema üzerinde bir araya getirerek, anlatının doğasındaki kaos ve uyuma hürmetle “yakınlığın” yeni yollarını keşfedebileceğimizi düşünüyoruz. Aslında işe yarar en iyi model belli: Konuşma, dil yani... Bir katkı sağlayabilmeyi umuyoruz.



Gümüşlük Akademisi Vakfı Seminer Dizini-II 2017   
"Yakın" temalı seminerler

*Yer: ŞİŞLİ BELEDİYESİ NÂZIM HİKMET KÜLTÜR ve SANAT EVİ. Halide Edip Adıvar Mahallesi,                                                          Boruçiçeği Sokak No:2 Şişli /  İstanbul. Tel. : +90 (212) 252 63 14-15
*Saat: 16:00 - 18:00

*Seminerlere katılım ücretsizdir.


18 Şubat 2017    İklim Adaleti: Gezegenimizin Sonu Ne Kadar Yakın?Ömer Madra

25 Şubat 2017    Yakınlığın SimetrisiTürker Armaner

04 Mart 2017     Yakınımızda Olan Ne Kadar UzağımızdaLatife Tekin, Semih Gümüş, Ahmet Balad Coşkun 

18 Mart 2017     Psikanalizde Mesafe ve MekânHakan Atalay,  Ahmet Balad Coşkun
25 Mart 2017     Dijital Yakın(sama)Tanol Türkoğlu

08 Nisan 2017    Kaos ve Karmaşıklık İçinde Yakın Ol(ma)mak, Yeni AnarşiGediz Akdeniz

15 Nisan 2017    Yaklaşma!İsmail Gezgin

29 Nisan 2017    Kültürel Mesafelerin Temsiliyet Aracı Olarak Kent ve MekanAbdi Güzer
 
http://www.gumuslukakademisi.org/Themes.aspx?id=11

Gümüşlük Akademisi Vakfı Seminer Dizini-II 2017

10 Aralık 2015 Perşembe

Yazılarım

Ahmet Balad

Birgün Gazetesi, Notos, Aura, Akıl Defteri...

 

Son zamanlardaki bazıları...


Anlatıda Mekân ve Mesafe
                                                                                                                                                                                                                                              
Anlatının tarihselliği, ertelenen eylem ve bu eyleme olan tepki ile izlenebilir. Örneğin; çocukluk çatışmasında(ödipus) ya da geriye döndürülemez o ilk sahnede (fabulada:hikayede) gösterilememiş o ilk tepki (agresyon) ile, bu tepkiyi baskılayan ilişki (nevroz), “eksiksiz bir tarihsellik” süreci olup, tüm zamanlara simetriye edilebilir. Umarım başladığım sözün melodisi ve ritminin sağladığı zevke dalıp, anlamı erteleyerek, onu bıraktığım yerde unutmuş olmam. Zira zaman; göz ardı edilen ölümcül istikrar.
Konu başlığında ilk göze çarpan, alışageldiğimiz “zaman ve mekân” denklemde yer alan zaman kavramının dışarda tutulmuş olması… Zaman kavramının, “mesafe” kavramıyla yer değiştirmiş olması. Bu değiş-tokuş, içinde hiçbir sürpriz barındırmıyor olabilir. Ama bu tespitteki nedenselliğin peşine düşmek yerine, onu kafamın bir köşesinde bekletip, öncelikle “oyalanmanın” keyfini çıkarmayı tercih etmek isterdim.
Anlatıdaki değişmez nitelikteki kalıplar ve ortak bir işlev sağlayan unsurları arasındaki mesafenin anlaşılması, sağlam bir olay örgüsünün(plot) oluşmasını sağlar. Mesafe, salt somut bir çerçevenin konusu değil, fakat bu mesele üzerinde bir soyutlama yapılacaksa bile, bu kavramın gerçeğe yol almasını sağlayacak metinlerin yaratılması muhtemelen daha anlamlı, daha işe yarar. Özellikle edebi metinler ve nevrotik içeriğin dile getirilme durumu, yani anlatı tastamam böyle. Hatta bu metinlerin matrisinin kurguya dayanmasının da bir sakıncası yok. Çünkü belki de sadece edebiyat aracılığıyla farkına varılmış (soyutlanabilmiş) bir mesafe gerçekliği değiştirir, özneyi anlamla buluşturur.
Anlatının tarihselliği, ertelenen eylem ve bu eyleme olan tepki ile izlenebilir. Örneğin; çocukluk çatışmasında (ödipus) ya da geriye döndürülemez o ilk sahnede (fabulada:hikayede) gösterilememiş o ilk tepki (agresyon) ile bu tepkiyi baskılayan ilişki, (nevroz), “eksiksiz bir tarihsellik” süreci olup, tüm zamanlara simetriye edilebilir diye bahsetmiştim. Yani, dünü, bugünü, yarını yoktur, zamandan bağımsız çalışır ve anlatı, kendini her mekâna, her zamana ikame eder. Hikâye (fabula) eskimez bir türlü, fakat acının, kişisel tarihteki hacmi dil ile kurguyla sürekli büyür, mit haline gelir, devleşir.
Tarihsel olay ile onun betimlemeyle yaratılan metninin, anlatıdaki rollerini birbirinden ayırt edebilmek; neden/sonuç, gösteren/gösterilen bağıntısı kurmak da zor. Tarihsellik sürecini dinamik kılanın, tarihsel olayın kendisi mi, hatırlama mı, betimleme mi, yoksa dil mi bunu tartışmak önemli olabilir. Ama insanın biyolojik olarak zaten sürekli bir “geriye doğru sarma” özelliği var. Tabi “boş ver gitsin.” diyebilseydi, işler başka olurdu. Gerçekliğinin ürkütücülüğü olmasa, insan fantezik betimlemeden vazgeçebilir, her şeyi, zamandan bağımsız unutan, kafaya takmayan, bağışlayan, görmezden gelen bir yaratık olabilirdi.
Tarihsel öykü ve onun fantezik betimlemesi kadar, anlatıcının, dinleyen ile arasındaki ilişkisi de önemlidir. Yani paylaşma ihtiyacı ile dinleyen/anlatan/, okur/metin ilişkisinde, tarihsel gerçeklik daha başka bir sürece de dâhil olur. Tarihsel öykü ve onun fantezik betimlemesi kişiseldir, birbirinden farklı hale gelmiş ve zamandan bağımsız işlediğinden bahsetmiştik. Oysa anlatı sürecinin bir ilişkiye dâhil olmasıyla, tarihsel öykünün zaman ve mekânı sınırlanır. Tarihsel öykü anlatı sırasında şimdiki zamanın konusu haline gelir. Dolayısıyla anlatı ve metni somutlanır/bedenleşir (Corporate, Body). Tarihsel öykü, anlatı sürecinde, zaman ve mekân değiş tokuşu vaadi sayesinde dinamik bir hal de alır. Kendini yeniler, güncelleşir.
Peki, mesafe değiş tokuşu da gerçekleşiyor olabilir mi?
Anlatıcının kendi metnine mesafesiyle, dinleyenin o metne mesafesi kaçınılmaz eşit değildir, ama asıl trajedi farkına varılamamış hiçbir mesafenin kaygı yaratmamasıdır. Eğer anlatıcı metnin içeriği ile mesafesinin farkında değilse, içeriğin nesnesi haline gelir, “saçmaladığını bilmez”. Dinleyen de “can sıkıntısı yaşar, terkedildiğini düşünür”. Çünkü kavranılmış (soyutlanabilmiş) bir mesafe somut gerçekliği kesinlikle değiştirir.
Aktarım, yani paylaşma ihtiyacı (zaman ve mekân değiş-tokuşu) sayesinde anlatıcı metnin doğasına önce nesne olarak dâhil olur. Anlatıdaki betimleme ve metafor sayesinde kurguya dönüşen tarihsel gerçeklik, anlatıcıyı da dönüştürür ve onu sonradan özne haline getirir. Sonuçta insan, betimlenmiş tarihi olay (kurguları) aracılığı ile özneleşebiliyor. Ama “özne insan” sadece bir model aracılığı ile kendini sahneleyebiliyor. Bu çoğunlukla simülasyon modelidir. Hasta olmak/hasta taklidi yapmak, araştırmacı olmak/bilim adamı taklidi yapmak aynı zamanda sürekli ikircikli bir ilerleyişe sahip... Şikâyetini ya da arzusunu tarif edeni, bir dramatizasyona (abartıya) mecbur bırakan çatışma ve direnç, tarihsel öyküdeki trajedi yüzünden zaten hep var. Anlatıcının hayal kırıklığı, metniyle mesafesini kavradığı, “gerçek” ile karşılaştığı zamandır. Anlatıcı, metni ile mesafesini değiştirebilir. Anlatı eyleminde, anlatıcının metni ile mesafenin değiştiği mekân, yazma eylemidir. “Söz uçar, yazı kalır” da olduğu gibi. Anlatan, sözünün yörüngesine kadar uzaklaşabilir. Yana döne, dolanıp durur çevresinde. Bence bu ideal bir mesafe…
 
Ekim-Kasım 2017 Notos Dergi
Ahmet Balad COŞKUN                            





Akademi Meselesi


Halihazırda sürdürülen eğitim faaliyetlerinin metinleri arasında bir bağ ya da bağlam sorunu barındırdığını kendi adıma söylemiştim Akademi kavramını esas olarak  'metinler arası mesele' nin bir çözümü olarak görüyorum. Anlatmaya çalışayım; Farklı metin anlatılarının giderek birbirinden koptuğu, nihayetinde istese de diğeriyle temas kurmayı beceremediği, hatta tam tersine içe kapanık yapıları itibariyle de her biri ayrı bir iktidarı murad edecek şekilde yol almaktadır. Oysa  tam tersi olmalı diye düşünüyorum. Yoksa insanı parçalarına ayırmış oluruz. Temassız, dokunuştan uzak bırakır ve onu yarım kavrarız. Kurulması gereken metinler arası ilişki için psikanaliz, edebiyat ve sinema metinlerini örnek vereyim. Psikanaliz metnini edebiyat ve sinemayı anlamak için bırakın bir ara metin olarak yan yana getirmeyi düşünmek, tam aksine edebiyat ve sinemanın en erotik kısmıyla ilişkilendirmenin esas olarak gerekli olduğu kanaatindeyim. Tersi için de böyle... Kimi zaman yoksulluk, sınıf, kimi zaman yalnızlık, varoluş, zaman olacak bu erotik öz. Elmayı ikiye ayırarak tohumunu, çekirdeğini göz önüne sermek gibi. "Bilgi" de "Açıklık" da bu, "gerçekçilik" de  "özgürlük" de ... "Metinler arası ilişki" yeniden inşa edilebilir. Her metin kendi üreme özünü diğer metne olgunlaştırmalı, hazırlamalı ve temasa geçmeye zorlamalı. İki metin  böylece ölümü göze almış olacak. Bir yenisi doğacak...
İzninizle akademi kavramını tartışmaya devam edeceğim. Ne olup, ne olmadığını...Belki de  aşırı bir kurcalama tutkusu bu. Çocuksu bir sınırları test etme dürtüsü... Çoğunlukla aşırı anlam yükleme çabası sayesinde tartışılan kavram gerçeklikten koparılmış olur ya! Bakalım ne olacak? Öyle gerçekleşse de, konuşuyoruz, tartışıyoruz sonuçta. Eş zamanlı bir pratik  zorunluluk gerekmiyor. Enerjimiz  soyutlama düzeyinde bile bitebilir. Ses kısıklığı en fazlası... Limon, zencefil, sıcak yağmur suyu, karabaş otu, arkadaşlık terörü, melisa, mercan köşk, ıtır, lavanta, nane, kekik, biberiye, yabani ada çayı, ve gümüşlük papatyası... Önemli olan can sağlığı...
Akademi kavramı "metinler arası kopukluk sorunu "nu çözmeye yetecek bir anlama kavuşturulabilir mi?
Üniversiteler farklı metinleri biçimsel olarak yan yana getirmiş gözükmektedir. Edebiyat, tarih, psikoloji, sosyoloji...Biçimsel bir yan yana geliş fakat. Aynı bina ve aynı başlık(üniversite) altında toplanma sadece...Birliktelik, "birleşme" yi sağlayamamıştır. Birleşme çabası için yarı yol bilgileri üretmişse de bütünü oluşturmadaki beceriksizliği yüzyılı buldu artık. Eğer ve ancak: Metinler arası ilişki dinamik bir yapıda yeniden çatılırsa "yeni bilgi" üretimi gerçekleşebilir. Diğer taraftan da akademi kavramı bu konuda bir çözüm önerisi olarak yüzyıllardır bilinmesine rağmen, anlamındaki kafa karışıklığı büyük bir engel.  Akademinin dinamik yapısı ile kastım, yaşam ve ölüm ilişkisini barındırması... Psikanaliz karşılığı Eros ve Thanatos...  Halihazırdaki metin karşılaşmalarını ayna ilişkisinde açıklamaya devam edeyim.
 
 İnsanın ayna merakı önemli bir konu. Aynadakinin kendisi olduğunu, diğer anlamıyla orada bir "ötekinin (başkası anlamında daha çok) varlığını" yadsıması onu diğer gelişmiş canlılardan farklı kılıyor. Kedi, köpek ve insan yavrusu (bebek) için bu durum tam tersi. Ayna görüntüleri onlara her zaman yabancı, ötekidir. Onlar görüntüyle ilişki kurmaya kalkışırlar. Zahiri görüntü onlar için cinsel ve dolayısıyla saldırgandır. Zahiri görüntünün insana tanıdık, bildik, zararsız görünmesi bir "biçim modeli ile zehirlenme" sorunu sanırım. Aynaya sırlayan her zaman erkek, eril bakıştır. İğdiş edilen tüm cinsel kimlikleri yok olan görüntü zararsız hale gelir. Canlılığın erotik özü ayna görüntüde saklı haldedir. Zahir olanın, sahiciyi arzulayamayacak sanılması çok önceden kavranmıştır, Ayna görüntünün karşısındakini yeme ve cinsel ilişkiye kalkışamayacağı bilinçtedir. Buradan hareketle bugünkü halimiz (bilinç), erotik özümüzün zahiri biçimidir (bilinçdışı). Yani bilinç, artık bir bakıma aseksüeldir. Kedi, köpek, insan yavrusu için zahir ve sahih karşılıklı  arzulama halindedir. Bilinçdışı yüzleşmesidir. Model ve metodolojileri  sayesinde bilinç geliştikçe erotik öz bilinçdışına itiliyor. Bir tecavüz sahnesi, savaş ile karşılaştığında insan bunun kendi içinde değil, dışarıda ve ona temas eden bir "yabancı" olduğunu düşünüyor. Metinler arası kopukluk sorunu da böyle görünüyor. Metinler birbirini ayna karşılaşması biçiminde kavramış durumda olması. "Öteki de benimle aynı düşünüyor",  "farksızız"  diyorlar. Olup biten hep arzusuzluktan... hep arzusuzluktan..
Yazdığımı okuyunca bir tekrar olduğunu gördüm, ama yine de yazacağım. Tekrarlayıcılığın budalalığı... Olan kavrama değil, kavramla uğraşana oluyor...Sadece ses kısıklığıyla kalsaydı.